Bilgisayar kullanımında el tutuşları

14 Haziran 2009 by turkceci
Hergün bilgisayarda çalışan kişiler için.

Hergün kullanılan maus ve klavye kullanımındaki yanlışlar Carpal Tunnel Syndrome (KARPAL TÜNEL sendromu) ile sonuçlanır! Maus ve klavyeyi doğru kullanın.

Aşağıda karpal tünel sendromu olan bir hastanın ameliyatından birkaç fotoğraf vardır. Daha sonra da maus ve klavyenin kullanımı için DOĞRU TEKNİKLER gösterilmektedir…

For everyone who works daily on a computer. The mistakes  daily mouse and keyboard usage will result in Carpal Tunnel Syndrome! Use the mouse and keyboard correctly. View below for the surgery of a patient suffering from Carpal Tunnel Syndrome followed by the
RIGHT TECHNIQUES for usage….



Correct way to work on the Computer





Hand Exercises for Carpal Tunnel Syndrome :


KINDLY SEND THIS TO EVERYONE YOU DON’T WANT TO SUFFER FROM THIS!

İki hoca arasında ‘mehdi’ savaşı!

14 Haziran 2009 by turkceci

Harun Yahya ismiyle yazılar yazan Adnan Oktar ile Cüppeli Ahmet Hoca arasında ilginç tartışma…

Cüppeli’nin “Sen Mehdi olamazsın” dediği Adnan Hoca ise 11 web sitesinde kendisinin mehdi olduğunu ileri süren yazılarla cevap verdi…

Daha önce Mehdi’nin tüm belirtilerinin kendisinde olduğunu ancak Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkmasının uygun olmayacağını belirten Adnan Oktar’a cevap Cüppeli Ahmet Hoca’dan geldi.

Tartışma 3 Mayıs 2009’de Cüppeli Ahmet Hoca’nın şu sözleriyle başladı: “Ben Mehdiyim diye tutturmuş. ’Ya değilsin’diyoruz adama. Sen Mehdi değilsin. ’100 tane hadis bana uyuyor’diyor. Anlının ortasında boşluk ve sağ omzunda ben olacak bunlar da var diyor. Hamdolsun tutturduk diyor.”

Bu sözlere Adnan Oktar 11 ayrı web sitesiyle cevap verdi. Hazırlanan internet siteleri ise birbirinin kopyası niteliğinde ve Adnan Oktar kendisinin mehdi olduğuna dair argümanlarını söz konusu sitelerde işte böyle savunuyor:

www. cubbelininbilmedikleri.com sitesinden:

* “Hz. Mehdi (A.S.) İstanbul’dan çıkacaktır.”

* “Üstad Said Nursi Hazretleri Emirdağ Lahikası’nda Hz. Mehdi (a.s.)’nin birinci görevinin, ahir zamanda insanlığı etkisi altına alan Materyalizm ve Darwinizme karşı iman hakikatlerini anlatarak insanların Allah’a iman etmesine vesile olmak olacağını söylemiştir.”

www.cubbeliahmethocayacevap.com sitesinden:

* “Nimetullah Hoca Efendi’nin Feyz Dergisi ile yaptığı söyleşisinden” başlığı altında şu sözlere yer veriliyor: “Bu yüzyıl İslam’ın yüzyılı olacak. Şüphesiz Mehdi gelecek. Bazıları bu konuyu fazla önemsemiyorlar. Çok yanlış. Ben bir çok büyüklerden bizzat işittim. Zaten bir çok hadis mevcut.”

* “Peygamberimiz (S.A.V.) medrese eğitimi almamıştı, Hz. Mehdi (A.S.) de medrese eğitim almayacak sadece kendisine verilen özel ilimlerle hükmedecektir.”

www.cubbeliahmethocaninyanlislarinareddiye.com adlı internet sitesinde: n 21 Ocak 1989 tarihli Güneş Gazetesi’nin haberi kullanılarak şu sözlere yer veriliyor: “İstanbul’a gelişi olay olan Şeyh Nazım Kıbrısi sosyete gençliği arasında çok tutulan Adnan Hoca’ya destek verdi. Kıbrıslı Hoca Adnan Hoca hakkında ’Adnan Hoca ile uğraşılmasını tavsiye etmem. Bundan sonra uğraşanlara da bir felaket geleceğini haber veririm’dedi.”

* “Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri’nin Adnan Oktar ile 1987’de yaptıkları bir röportajından” başlıklı yazıda yer alan Şeyh Nazım’ın şu sözlerine dikkat çekiliyor: “Hem o rütbeyi hem salahiyeti versin diye ben dua ediyorum, Adnan bey kardeşimize de Cenab-ı Allah, namaz için Yusuf peygamberin tecellisini ona giydirmek üzere ona halvet emreylemiştir… Adnan Bey’in yapacağı mükemmel hizmetler vardır. Velayet sırrı ile, zahiri de başka da, velayet sırrı ile yapacağı ve yapmakta olduğu hizmet de vardır.”

Cüppeli Ahmet Hoca ne demişti?

CÜPPELİ Ahmet Hoca 3 Ma-yıs’ta www.cuppeliahmethoca.tv’ de yayınlanan konuşmasında Adnan Oktar’ın Mehdilik iddialarına şu cevabı vermişti: “Biz Ehli sünneti muhafaza edeceğiz. Efendi bana emretti: ’Sen bu kapıyı muhafazsa edeceksin!’ Ben emir kuluyum, görevliyim. Adnan Hoca demiyorum ona Adnan Oktar’a. Benim için de diyor ki ’pis işlere bulaşmış, görevlidir’diyor. Ben çok derin yerlerden görevliyim. Benim evliyaya istinadım var Allah dostlarına dayanmışım ben. Ben bir gidersem evliyalara sen görürsün gününü. ’Ben Mehdiyim’diye tutturmuş ’ya değilsin’diyoruz adama. Sen Mehdi değilsin. ’100 tane hadis bana uyuyor’diyor. ’Alnının ortasında boşluk ve sağ omzunda ben olacak bunlar da var’diyor. ’Hamdolsun tutturduk’diyor. Kıyametin kopmasına ona göre 70 sene kalmış. 70 sene kalmış Mehdi madem gelemiyor ’ben çıkayım’demeye getiriyor yani. Kardeşim ne çıkıyorsun otur oturduğun yerde. Sen nasıl mehdi olacaksın yaşın olmuş 55. Sakalın kısacık. Her tarafın bir alem. Allah akıl fikir ihsan eylesin.”

Mehdi nedir, kimdir?

Mehdi, İslam inanışına göre, Kıyamet kopmadan önce dünyaya gelecek ve dünyada İslam’ı hakim kılacak olan kişidir. Mehdi kelimesi genellikle, “hidayete eren ya da hidayete vesile olan” anlamlarına gelmektedir.

Emre Öztürk – Vatan
Yayın Tarihi : 13 Haziran 2009 Cumartesi 10:49:40

Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?

Yorumlarınız
ahmet IP: 88.245.224.xxx Tarih : 13.06.2009 11:34:31
islama hizmet ediyorlarmış şu anda ikiside suudi arabistanda olsa  dinde fesat çıkarmadan dolayı yağlı ipte sallanırlardı bunların arkasında gidenlerde öyle kimisi afedersiniz h..sürüsü her türlü c..sapıklık var diğeri sübyancı tayfası bunlar mı mehdi olacak eğer bunlar mehdi ise ben tanrıyım


kadir ulaş IP: 88.226.180.xxx Tarih : 13.06.2009 13:31:43
bırakın bunları ya mehti diye bir şey yok herkes kendi nefsinin mehtisi olmalı başkalarından beklemeyin insanlar alışmış kurtarıcılara kimse gelmeyecek  herkes kendisini kurtarsın


Mehmet IP: 85.97.38.xxx Tarih : 13.06.2009 14:22:59
Sizin ikinizden de bir şey olmaz ! Siz ancak cahil insanları kandırırsınız.


İBRAHİM ÇAKICI IP: 78.179.177.xxx Tarih : 13.06.2009 14:41:36
BUNLARIN MEHDİLİK İDDİASININ ARKASINDA NE VAR? İŞTE CEVABI…

Aşağıdaki  yazı İşte Kuran sitesinden alıntıdır.

” Sözcük anlamı olarak; ”hidayet görmüş”, “hidayet edilmiş”, yani “doğru yol gösterilmiş”, “doğru yola kılavuzlanmış” demek olan ve Arapça bir sözcük olan “mehdi” sözcüğü, bir kısım Müslümanlar tarafından, ilerideki bir tarihte (kıyamete yakın bir zamanda) ortaya çıkacağı zannedilen belirli bir varlığa isim olarak verilmiştir.

İslâmiyet’in tek kaynağı Kur’an’da “Mehdi” ile ilgili bir tek ayet, bir tek işaret bulunmamasına rağmen, Müslümanlar arasında böyle bir inancın oluşması, Yahudi ve Hıristiyan inançlarındaki “Mesih” inancına dayanmaktadır. Bu husus, Ana Britannica tarafından da şu satırlarla saptanmıştır:

“mehdi, … İslâm’da kıyametten önce gelerek dünyayı adaletle dolduracağına inanılan kurtarıcı. Başta Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere hemen bütün din ve kültürlerde bulunan mesih inancının İslâm halk kültüründeki uzantısıdır. …”

Bu durumda, mehdi kavramının ayrıntılarına girmeden önce, İslâm’da yeri olmayan bu sapık inancın kaynağı olan mesih inancının ne olduğuna bakmakta yarar vardır. Kur’an’da İsa peygamberin lâkabı olarak geçen “Mesih” sözcüğü (Nisa; 157, Maide; 72, 75) hakkında Ana Britannica şu bilgileri vermektedir:

“mesih, (İbranice maşiah: meshedilmiş, kutsal yağla kutsanmış), geniş anlamda; dinsel düşüncede dünya tarihinin sonunda tanrısal bir görevi yerine getirerek insanlığı kötülük ve günahlardan kurtaracak kişi, dar anlamda; Yahudilikte Hz. Davud’un soyundan gelerek İsrailoğullarını geçmişteki altın çağına kavuşturacak kral. Hıristiyanlık, daha Yeni Ahit yazarlarından başlayarak “Mesih” adını (Yunanca Hristos; Lâtince Christus) Hz. İsa ile özdeşleştirmiş, insanoğlunu günahkârlığın boyunduruğundan çıkararak Tanrı’yla sonsuza değin barıştırdığına inanılan bu kurtarıcıyı İsa Mesih biçiminde adlandırmıştır. … Tevrat’ın hiçbir yerinde dünya tarihinin sonunda ortaya çıkacak bir mesihten söz edilmiyordu. Kusursuz bir kralın yönetimindeki bir çağın geleceğini öngören bölümlerde de hiçbir yerde mesih terimi kullanılmıyordu. Bununla birlikte günümüzdeki araştırmacıların çoğuna göre Yahudilerin mesih beklentisi krallık kavramı ile ilgili inançlardan türemişti. Buna göre meshedilmiş kral tanrısal kökenli olmadığı hâlde Tanrı’nın Oğlu olarak adlandırılacak, dünyanın kurtuluşu umutları ona yüklenecekti. … Kitab-ı Mukaddes geleneğinden etkilenmemiş dinlerin ahiret öğretilerinde de mesih benzeri inançlar ortaya çıktı. Budizm gibi mesihçiliğe oldukça uzak olan bir din bile, örneğin Mayahana grupları arasında, gelecekte gökten inerek inananları cennete götürecek Buda Maitreya inancını doğurdu. Bütünüyle ahiret yönelimli olan Zerdüşt dininde de, Zerdüşt’ün ölümünden sonra gelecek bir oğlunun, dünyayı sonsuz esenliğe getirmesi ve ölüleri diriltmesi bekleniyordu. …”

Görüldüğü gibi, sadece semavî dinlere mensup olanlar arasında değil, yeryüzündeki tüm ilkel dinlerde var olan inanca göre kötü gidişe dur diyecek olan bu BEKLENEN KURTARICI , aslında insanların zulüm ve işkence altında inlediği dönemlerde, ezilen ve baskı altında tutulan zavallı kitlelerin ürettiği bir HAYALÎ KAHRAMAN; ütopik bir SÜPERMAN’dir.

MÜSLÜMANLARDA MEHDİ İNANCI

İslâm tarihi ve İslâmî bilim kaynakları incelendiğinde, önceden Yahudi ve Hıristiyan olan bir çok kişinin Müslüman olduktan sonra, eski inanç ve kültürlerini İslâm dinine uyarlamaya çalıştıkları, yani kendi sapık inanç ve amellerini, İSLÂMÎLEŞTİRMEYE çalıştıkları görülmektedir. Nitekim tüm İslâm bilginleri, Kâ’bu-l Ahbar, Vehb b.Münebbih, Abdullah b.Selam, Temim-i Dari, İbn-i Cüreyc gibi kişilerin, bu icraatı çokça yaptıkları konusunda birleşmektedirler. İşte mehdi inancı da, bu gibi kişiler marifetiyle Müslümanlar arasına girmiş ve yayılmıştır. Çünkü zaten Kur’an’da bahsi geçmeyen bu kavrama, ne İslâm dinini en iyi anlamış ve bu sebeple sonradan mezhep imamı olarak kabul edilmiş İmam-ı Azam, İmam-ı Maturidî, İmam-ı Eş’arî gibi bilginlerin eserlerinde, ne de hadis kitaplarının en sağlamları olarak kabul edilen Sahih-i Buharî ve Müslim’deki rivayetlerde yer verilmiştir. Bu konudaki rivayetlerin tüm hadis bilginlerince “uydurma hadisler” listesine alınmasına ve güvenilir sayılmamasına rağmen, bir kesim tarafından “bilgin” sayılan bir çağımız insanı, bu rivayetleri “manen mütevater” olarak benimsemiş ve mehdi konusunda “inciler” döktürmüştür. Hayatta iken müritleri tarafından mehdi olarak kabul edilmiş olan bu zat, insanların Allah’tan yardım istemeyi unutacaklarını düşünmüş olmalı ki;

“Ümitsizliğe düşüldüğünde, kahredici, zalim idareciler, istilâlar, sürgünler, baskılar döneminde insanlar böyle bir ümide muhtaçtır. O sayede kötü şartlara sabredilir, tahammül edilir. Onun için Mehdi inancı gereklidir.” diyebilmiştir.

Buharî ve Müslim dışındaki hadis kitaplarında MÜTEVATER olmayan, bir kaç zayıf rivayete konu edilen mehdi inancı; inançlarının temeli “rüya” ve “keşif” olan, aslında inanç ilkeleri ve amelleri itibari ile İslâm’dan çok farklı bir din olan tasavvuf ve tarikat çevreleri ile Şii mezhebinde revaç bulmuştur. Oysa İslâm’da ZANNA DAYALI İNANÇ OLUŞTURULMAZ:

Yunus; 36: Onların çoğu ZANDAN başka bir şeyin ardından gitmiyor. Doğrusu şu ki, ZAN HAKTAN HİÇBİR ŞEY İFADE ETMEZ. Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.

MEHDİ KİMDİR ?

Şiilik’te mehdi, “yüce bir imam”dır. Onu kimse göremez, bilemez. Çünkü kendisini gözlerden saklamıştır. O ölmemiştir. Kıyamet yaklaştığında saklandığı yerden çıkacak, yeryüzünden her türlü kötülüğü kaldırarak herkesin mutluluğunu sağlayacak, böylece Allah tarafından kendisine verilen görevi yerine getirmiş olacaktır.

Şiilik’in İMAMİYYE ekolüne göre ise mehdi, Hasan Askerî’nin oğludur. Babası öldüğü zaman yaşı çok küçük olmasına rağmen babasının cenaze namazını kıldırmıştır. Sonra dünyadan el etek çekerek görünmez olmuştur. Topluma yolladığı mesajları, belirlediği dört temsilci ile iletmiş, kendisi ölünce bu temsilcilerin de görevleri bitmiştir. Mehdi inancının, Şii ekolde Sünni ekole nazaran daha çok kabul edilmesinin sebebi, Emevi soyunun, Abbasi soyuna çektirdiği aşırı zulüm ve işkencedir.

Zayıf rivayetlere göre ise mehdi;

- Kıyamete yakın bir zamanda, Sünnetlerin unutulup bid’atlerin çoğaldığı, zulüm ve fesadın hüküm sürdüğü bir zamanda ortaya çıkacaktır.

- Peygamberimizin kızı Fatıma’nın oğlu Hüseyin’in neslinden gelecek (yani seyyit olacak), Medine’de doğacak ama kendisini Mekke’de tanıtacak, peygamberimiz gibi kendi adı Muhammed ve babasının adı da Abdullah olacaktır.

- Çok bilgin birisi olacak, kendi adına mezhep kuracak ve bütün Müslümanlar kendisine uyacaktır.

- Ashab-ı Kehf’in kendisine yardım edeceği bu mehdi, tüm dünyanın hükümdarı olacak ve dünyayı zulümden temizleyerek, adaleti hâkim kılacaktır.

- İsa peygamber onun zamanında gökten inecek, onun arkasında namaz kılacak ve Deccal’a karşı beraber mücadele edeceklerdir.

- Altı ilâ dokuz yıl arasında saltanat sürecek ve bu dönemde bol yağmur yağacak, toprak bol bereketli olacaktır.

İşte bu saçma inançlar, Tarih kitaplarında ve ansiklopedilerde görülebileceği gibi, tarihte bir çok şarlatan mehdinin çıkmasına yol açmıştır. Ama bu sapıklık tarihte kalmamış, tarikat şeyhlerinin mehdi olduğuna inanan insanlarca günümüzde kadar da getirilmiştir.

İSLÂM DİNİNDE MEHDİ İNANCI

Bu sapık inancın, İslâm dini ile, hiçbir aşamada örtüştüğü bir husus yoktur. Çünkü bu sapık inancın aşamalarında olacağı söylenen zırvalar şunlardır: Memleket zulüm ve fesada boğulduğu zaman, hiç kimsenin zahmet edip bir çabaya girmesine gerek kalmadan Allah insanlara Mesih ya da Mehdi’yi yollayacak, o da memleketi zulümden, baskıdan, fesattan kurtarıverecektir. İnsanların Mesih ya da Mehdi’nin dünyayı düzeltmesine yardım etmelerine de gerek kalmayacak, çünkü Mesih ya da Mehdi’ye yardımcı olarak Allah mağaradan Ashab-ı Kehf’i çıkaracak ve gökten İsa’yı indirecektir. Böylece insanlar tekkelerde, köşelerde, ellerinde doksan dokuzluk tespihler, lâklâk edecekler, ama memleket zulümden fesattan Mesih ya da Mehdi ve yardımcıları tarafından kurtarılacaktır.

Yukarıdaki tabloya göre, zulüm ve fesatla ölümüne mücadele etmiş peygamberler ve yandaşları sanki birer ENAYİ, Allah da bu mesihci ya da mehdici takımın hâşâ uşağı konumundadır. Halbuki İslâm’ın öngördüğü, insanlardan beklediği ise şunlardır:

Müddessir; 1, 2: Ey örtüye bürünen!

Kalk, hemen UYAR.

Âl-i Imran; 104: İçinizden hayra çağıran, doğruyu-güzeli emreden, kötü-çirkinden alıkoyan bir topluluk olsun. Kurtuluş ve zafere eren işte onlardır.

Fussılet; 33: Allah’a çağıran ve düzeltici işler yapan ve “ben Müslümanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır.

Enfal; 39: Fitne kalmayıncaya ve din tümüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla SAVAŞ. Vazgeçerlerse kuşkusuz ki Allah, ne yaptıklarını iyice görendir.

Görüldüğü gibi İslâm dinine göre Müslüman, her kötülük karşısında şartlara göre tavır almak, kötülüklerle mücadele etmek zorundadır. Çünkü insanlar hak etmedikçe Allah, onların içine düştükleri perişanlığı değiştirmeyecektir:

Rad; 11: Her biri için onu önünden ve arkasından izleyen gözcüler vardır ki, kendisini Allah’ın emrine bağlı olarak koruyup denetlerler. Gerçek şu ki Allah, BİR TOPLUMUN MARUZ KALDIĞI ŞEYLERİ, ONLAR, İÇ DÜNYALARINDAKİNİ DEĞİŞTİRMEDİKÇE, DEĞİŞTİRMEZ. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah dışında koruyucu bir dost da olmaz.

Sonuç olarak, Mehdi ve Mesih’i karşılaştırdığımızda, Mehdi denilen kişinin Yahudi ve Hıristiyanlık inancındaki Mesih olduğunu, diğer bir ifadeyle Mehdi’nin, Mesih’in İslâmîleştirilmişi olduğunu görmekteyiz. Orijinal İslâm’da böyle saçma bir inanç yoktur, olması da mümkün değildir.  Hakkı Yılmaz…İŞTE KURAN “


mert gucel IP: 88.245.68.xxx Tarih : 13.06.2009 15:00:10
Mehdi mutlaka çıkacaktır. Ehli Sünnet inancında olan herkes Mehdi’nin mutlaka çıkacağına inanmalıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) bu konuyla ilgili çok fazla hadisi vardır. Dindarların sevinçle karşılaması gereken bu durumu, nedense Cüppeli Ahmet (Hoca demeyeceğim) bir türlü hazmedememiş. İslam’ın bir lideri olmasından neden acaba bu kadar korkuyor,  merak ediyorum. Belkide hadisler ışığında kendisinin olamayacağını anladığı içindir. Ve Adnan Hoca’nın (bence kendisi büyük bir Hoca ve İslam büyüğüdür) özelliklerinin mehdi ile ilgili hadislerle uyuştuğunu görünce iyice korkmuş olabilir. Müslümanların birlikteliğine ve ruhlarının şifa bulmasına yarayacak eserlerinden dolayı Allah Adnan Hocaefendiden razı olsun, cüppeli ahmet gibilerin fesatından korusun, İNŞAALLAH.


Bekir Ak IP: 88.245.68.xxx Tarih : 13.06.2009 18:18:25
Ben Adnan Oktar’ın hemen hemen tüm röportajlarını okudum. Kendisi mehdi olduğunu iddia etmiyor. Ancak mehdiyet ile ilgili ciddi çalışmaları var, bu kişiyi beklediğini söylüyor. Fakat bazı kişiler mehdinin gelecek olmasından rahatsızlık duyuyorlar. Adnan Oktar Kuran ve hadislere göre konuşuyor. bu nedenle kendisini çok severek izliyorum ve destekliyorum


İBRAHİM ÇAKICI IP: 78.179.177.xxx Tarih : 13.06.2009 23:02:57
HALKIN AZİZ NESİN ORANINDAN BESLENEN ASALAKLAR!…CÜPPELİ OLANI MEDYA SOYT….SI. MAKYAJLI DİĞERİ GİZLİ YAHUDİ!…İŞTE TÜRKİYE’DE İSLAMIN MEHDİLERİ!…MERT GÜÇEL İSİMLİ YORUMCU… SEN MÜSLÜMAN MISIN? KUR’AN’ A İNANIYOR MUSUN? BİR KEZ OLSUN KUR’AN’I OKUDUN MU?… HADİ ONDAN GEÇTİM. YUKARIDAKİ YAZIMI OKUDUN MU?…


banker IP: 62.140.137.xxx Tarih : 14.06.2009 11:05:26
Sizlere tek sozum var.. Mehdi (A.S) cikipta ben geldim, bakin hadisler benden bahsediyor dermi? Hayir! Cok sacma!!! Tabiki bir gun gelecektir, ama kimse geldigini bilmeyip sonra ogrenecektir.. (boyle okumustum bir din kitabinda ..ayrica bu adam ben (hasa) peygamberim dese imani zayif olan inanir… Ya Rab, sen bizleri imanindan ayirma.


hidayet IP: 78.183.26.xxx Tarih : 14.06.2009 11:55:25
Maşallah herkes ne çok biliyor bu Mehdi meselesini. İslamiyet  ve islamiyet  ilgili ciddi bir konu, herkesin ağzına sakız olacak kadar basit değil.


aslan IP: 88.243.69.xxx Tarih : 14.06.2009 13:06:24
adnan oktar kendisinin mehdi oldugunu savunmuyor.. hadisleri soyluyor. hadisler peygamber efendimiz tarafindan 1400 yil once soylenen sozler. peygamber efendimizin soylediklerini inkar edenler kendini dindar sanmasinlar.yani ornegin firat in suyunun kesilecegini soylemis… ne yani firat in suyunun kesildigini red mi ediyor cubbeli hoca…


Kubilay IP: 85.103.59.xxx Tarih : 14.06.2009 13:17:19
Hz. Mehdi’nin gelmeyeceğini iddia edenlere Kuran Ayetleri ile cevaptır.

HZ. MEHDİ (A.S.)’YE İŞARET EDEN KURAN AYETLERİ
… Benden sonra İSMİ “AHMED” OLAN BİR ELÇİNİN de müjdeleyicisiyim” demişti. (Saff Suresi, 6)
… Bundan sonra size BEN’DEN BİR HİDAYET GELDİĞİNDE, kim Benim hidayetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Bakara Suresi, 38)
Ve onları, Kendi emrimizle HİDAYETE YÖNELTEN ÖNDERLER KILDIK … (Enbiya Suresi, 73)
İşte ALLAH’IN HİDAYET VERDİKLERİ BUNLARDIR; öyleyse SEN DE onların BU HİDAYETLERİNE UY… (Enam Suresi, 90)
Senin Rabbin, ‘ana yerleşim merkezlerine’ onlara ayetlerimizi okuyan BİR ELÇİ GÖNDERMEDİKÇE ŞEHİRLERİ YIKIMA UĞRATICI DEĞİLDİR… (Kasas Suresi, 59)
… KIYAMET-SAATİNİN kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İŞTE ONUN İŞARETLERİ GELMİŞTİR… (Muhammed Suresi, 18)
Rabbimiz, biz: “RABBİNİZE İMAN EDİN” DİYE İMANA ÇAĞRIDA BULUNAN BİR ÇAĞIRICIYI İŞİTTİK, hemen iman ettik. (Al-i İmran Suresi, 193)
Şüphesiz SANA BİAT EDENLER, ancak ALLAH’A BİAT ETMİŞLERDİR… (Fetih Suresi, 10)
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle KENDİSİNE İTAAT EDİLMESİNDEN BAŞKA bir şeyle göndermedik… (Nisa Suresi, 64)
Ama KOŞARAK SANA GELEN ise…” (Abese Suresi, 8)
… HER NEREDE OLURSANIZ, ALLAH SİZLERİ BİRARAYA GETİRECEKTİR… (Bakara Suresi, 148)
Senin Rabbin, ‘ANA YERLEŞİM MERKEZLERİNE’ onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir… (28/59)
Bana ‘GÖNÜLDEN-KATIKSIZ OLARAK YÖNELENİN’ yoluna tabi ol. (Lokman Suresi, 15)
(Yeryüzünde) FİTNE KALMAYINCAYA KADAR ONLARLA MÜCADELE EDİN… (Bakara Suresi, 193)
De ki: “Eğer siz ALLAH’I SEVİYORSANIZ BANA UYUN; ALLAH DA SİZİ SEVSİN ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Al-i İmran, 31)
O, KALPLERİNİZİN ARASINI UZLAŞTIRIP-ISINDIRDI ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız… (Al-i İmran Suresi, 103)
… “Gerçek şu ki BUNLAR AZINLIK OLAN BİR TOPLULUKTUR”. (Şuara Suresi, 54)
… Zaten onunla birlikte ÇOK AZINDAN BAŞKASI İMAN ETMEMİŞTİ. (Hud Suresi, 40)
… Nice KÜÇÜK TOPLULUK, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir… (Bakara Suresi, 249)
Allah yolunda mücadele eden ve KINAYICININ KINAMASINDAN KORKMAYAN bir topluluk getirir. (Maide Suresi, 54)

GECE-BOYUNCA DA PEK AZ UYURLARDI. Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi. (Zariyat Suresi, 17-18)
… artık Allah, onun Mevlasıdır; CİBRİL ve mü’minlerin salih olan(lar)ı da. Bunların arkasından MELEKLER DE ONUN DESTEKÇİSİDİRLER. (Tahrim Suresi, 4)
… Allah yolunda KENDİLERİNE İSABET EDEN (GÜÇLÜK VE MİHNET)DEN DOLAYI ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)
“Andolsun senden önce de elçiler yalanlandı; onlara, yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkları ve EZİYETE UĞRATILDIKLARI şeye sabrettiler…” (Enam Suresi, 34)

http://www.kenthaber.com/Haber/Genel/Normal/iki-hoca-arasinda-mehdi-savasi/0f0e7e09-e7de-48fd-a86a-e565ba67717b

Evrimin yitik halkası bulundu!

13 Haziran 2009 by turkceci

ABD’de ortaya çıkarılan 47 milyon yıllık hayvan fosili, bilim dünyasını ayağa kaldırdı. Keşfi,  ‘Dünyanın 8′inci harikası’ diye karşılayan uzmanlar, ‘Bu fosil kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi gösteriyor’ dedi

evrim
ABD’de yapılan bir araştırmada, bütün maymun türlerinin ve insanların atası olduğuna inanılan 47 milyon yıllık bir hayvan fosili keşfedildi. Bulunan fosilin 47 milyon yıl önce yaşadığına inanılan iki ayrı maymun türü olan tarsidae ve lemur türlerinin ortak atası olduğuna, fakat lemur cinsi maymunlara yapı olarak daha yakın olduğuna inanılıyor. ‘Dünyanın 8′inci harikası’ olarak karşılanan fosilin, insan ve maymun gelişimi arasındaki ‘kayıp halka’ olarak nitelenen ilişkiyi tamamen ortaya çıkarması bekleniyor.
Araştırmanın başkanlığını üstlenen Michigan Üniversitesi’nden Prof. Philip Gingerich, ‘Bu keşifle gelişmiş primatların ortak bir atasını gün ışığına çıkarıyoruz’ dedi.
Gelecek hafta salı günü New York’taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde ziyaretçilere açılacak fosilin, Almanya’da Messel Köyü yakınlarında 2 yıl önce bulunduğu ve bugüne kadar bilimsel bir sır olarak saklandığı ortaya çıktı.

TAŞIL (FOSİL) DA DARWIN DEDİ
DÜNYA basınının, ‘paleontoloji dünyasına asteroid düşmüş gibi’ etki yaptığını söylediği araştırma, bilim adamlarını heyecanlandırdı. Ida adı verilen Lemur Maymun’un Darwin’in evrim teorisini doğruladığını söyleyen uzmanlar, ‘Darwin görse dehşete kapılırdı’ diye konuştu.

Tanrı’nın varlığına dair 62 kanıt!

13 Haziran 2009 by turkceci

Godless geeks sitesinde aşağıda okuyacağınız gibi teistlerin ve bazen de deist ve agnostiklerin kullandığı 300′den fazla süper dahiyane kanıt var. Ateistlerin dünyasını karartan, beynini karıncalandıran bu akıllı tasarım ürünü argümanlardan beğendiklerimi çevirdim, bir kısmını Türkiye’ye uyarladım, bazılarını da ben ekledim.

Bakalım bu argümanlar size de tanıdık gelecek mi? Ben yarısından fazlasıyla bizzat karşılaştım. =)

1) Kozmolojik sav (argüman)

1 Eğer ben bir şeyin bir nedeni olmalı dersem o şeyin bir nedeni vardır.

2 Evrenin bir nedeni olmalı diyorum.

3 Öyleyse evrenin bir nedeni vardır.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

2)Ontolojik argüman

1 Tanrıyı X olarak tanımlıyorum.

2 Eğer X’i tahayyül edebiliyorsam X var olmalıdır.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

3)Tasarım sav (argüman)ı

1 Şu dünyaya/evrene/zürafaya bak. Karmaşık değil mi?

2 Yalnızca Tanrı onları böyle karmaşık yapabilirdi.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

4)Güzellik sav (argüman)ı

1 Şu bebek/gün batımı/çiçek/ağaç güzel değil mi?

2 Yalnızca Tanrı onları böyle güzel yapabilirdi.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

5)Yaratılışçılık argümanı

1 Eğer evrim yanlışsa yaratılışçılık doğru olmalıdır ve öyleyse Tanrı vardır.

2 Benim zihinsel kapasitem onu anlamaya yetmediği, dahası bu gerçeği kabul etmek beni huzursuz edeceği için evrim doğru olamaz,.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

6)Korku argümanı

1 Eğer Tanrı yoksa öldükten sonra hepimiz yok olacağız.

2 Bundan korkuyorum.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

7)Kutsal Kitap argümanı

1 [Eski Ahit’ten (Tevrat’tan) bir pasaj]

2 [Yeni Ahit’ten (İncil’den) bir pasaj]

3 Öyleyse Tanrı vardır.

8) Akıllılık argümanı

1 Bak, tüm bunu size açıklamaya çalışmamın hiçbir anlamı yok sizi aptal ateistler, çünkü bu sizin anlamanız için fazla karmaşık. Beğenseniz de beğenmeseniz de Tanrı var.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

9)Akılsızlık argümanı

1 Pekala, sizler kadar zekiymişim gibi numara yapmaya çalışmayacağım –belli ki çok fazla okuma yapmışsınız. Ama ben İncil’i (Kuran’ı) okudum, ve söyleyeceğiniz hiçbir şey beni Tanrı’nın var olmadığına ikna edemez. Ben onu kalbimde hissediyorum, eğer onun hayatınıza girmesini isterseniz siz de hissedebilirsiniz. [Kutsal Kitap’tan bir ayet]

2 Öyleyse Tanrı vardır.

10)Sayısal argüman

1 Milyonlarca milyonlarca insan Tanrı’ya inanıyor.

2 Bu kadar insan yanılıyor olamaz, öyle değil mi?

3 Öyleyse Tanrı vardır.

11)Ekonomik argüman

1 Tanrı vardır, sizi piçler!

2 Öyleyse Tanrı vardır.

12)Gitar ustalığı argümanı

1 Eric Clapton Tanrıdır.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

13)İnternet otoritesi argümanı

1 Tanrı’nın varlığını başarıyla tartışan bir web sitesi var. (mesela harunyahya.org :P )

2 İşte URL’i (mesela: http://www.harunyahya.org/)

3 Öyleyse Tanrı vardır.

14)Körlük sav (argüman)ı

1 Ateistler ruhsal olarak kördür.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

15)Sonsuz başadönüş argümanı

1 Ateistlere Big Bang’e neyin yol açtığını sor.

2 Gelen cevap ne olursa olsun, bunu nerden bildiklerini sor.

3 Ateist sorularından birinin cevabını bilmediğini kabul edene kadar bu sürece devam et.

4 Sen kazandın!

5 Öyleyse Tanrı vardır.

16)Ahiret sav ı

1 Tanrı’nın varlığına dair kanıtı mezarından kalkınca göreceksin.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

17)Tartışma argümanı

1 Tanrı vardır.

2 [Ateist karşı argüman sunar]

3 Evet vardır.

4 [Ateist karşı argüman sunar]

5 Evet vardır!

6 [Ateist karşı sav ı sunar]

7 EVET VARDIR!

8 [Ateist pes edip evine gider]

9 Öyleyse Tanrı vardır.

18)Gizli mantık sav ı

1 Ateistler Tanrı’nın var olmadığını söylüyorlar.

2 Ama bunu demelerinin tek nedeni akranları karşısında karizmatik ve zeki görünmek istemeleri.

3 Beni kandıramazlar.

4 Öyleyse tanrı vardır.

19)Harun Yahya sav ı

1 Hayatımı çalışarak kazanmak istemiyorum.

2 Vergi vermek istemiyorum.

3 Bana para verecek saf müslümanlar bulabilirim.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

20)Harun Yahya’nın ödülü argümanı

1 Harun Yahya evrimi kanıtlayan arageçiş formu getirene (herhangi bir fosili kanıt olarak kabul edeceğine inanmıyoruz) 1o trilyon TL (bu paraya sahip olduğuna da inanmıyoruz) vereceğini sözledi.

2 Hiçbir ateist ödül için başvurmadı.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

21)Kişisel ruh sağlığı argümanı

1 Bazı dini deneyimler yaşadım, bunların açıklaması ya Tanrı’nın var olduğu ya da benim deli olduğumdur.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

22)Zorunluluk argümanı

1 Tanrının varlığına dair kanıtlarım var.

2 Bunları size açıklamakla uğraşmayacağım çünkü ateist olduğunuz için zaten kabul etmeyeceksiniz.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

23)Tesadüf savı

1 Bunun gerçekleşme olasılığı nedir?

2 Bence çok düşük.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

24)Tasarım argümanı 2

1 Eğer bir tasarımcı varsa Tanrı var olmalıdır.

2 Eğer ormanda bir saat bulursam bir tasarımcı var demektir.

3 [Ormana bir saat atar]

4 Öyleyse Tanrı vardır.

25)Tasarım argümanı 3

1 X muhteşem değil mi?

2 X’in başka bir şey (ne olduğunu anlamadığım bir şey) tarafından yapılmadan nasıl var olabileceğini anlayamıyorum.

3 O başka bir şey Tanrı olmalı çünkü daha iyi bir açıklama akıl edemiyorum.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

26)İnanca saygı argümanı

1 Tanrı vardır.

2 [Ateist karşı argüman sunar]

3 Bu yaptığın inancıma saygısızlıktır.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

27)Dua savı

1 Tanrı vardır.

2 [Ateist karşı argüman sunar]

3 Allah ıslah etsin.

28)Agnostisizm argümanı

1 Ben bilmiyorum sen de bilmiyorsun.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

29)Aksini kanıtlayamama argümanı

1 Tanrı’nın var olmadığını kanıtlayamazsın.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

30)Kişisel deneyim argümanı

1 Bir keresinde açıklayamadığım bir olay yaşadım.

2 [Ateist bir takım muhtemel doğal açıklama sunar]

3 Sen yalnızca tahminde bulunuyorsun! Ben ordaydım.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

31)Kişisel deneyim argümanı 2

1 Beynimde Tanrı’nın varlığına dair bazı duygular yaşadım.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

32)Tanık olunamama argümanı

1 Şimdiye dek kimse bir türün başka bir türe dönüştüğünü göremedi.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

33)Yarım kanat argümanı

1 Yarım bir kanat hiçbir işe yaramaz.

2 Öyleyse tanrı vardır.

34)Tercihi ata savı

1 Maymunlarla akraba olmak istemiyorum.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

35)İlgilenme argümanı

1 Eğer Tanr var olmasaydı ateistler onun hakkında bu kadar çok konuşmazdı.

2 [Ateist 1’i çürütür]

3 Öyleyse Tanrı vardır.

36)Zihinsel üstünlük argümanı

1 [İnanan argüman öne sürer.]

2 [Ateist argümanı çürütür.]

3 Ateist, sen benim argümanımı anlamamışsın.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

37)Yardımseverlik savı

1 Ateistler hastahane inşa etmiyor.

2 [Ateist milyarlarca dolar bağışta bulunan Bill Gates ve Ted Turner’ı gösterir]

3 Evet ama hastahane inşa ediyorlar mı?

4 Öyleyse Tanrı vardır.

38)Kitle imha argümanı

1 Stalin ateistti.

2 Milyonlarca insanı öldürdü.

3 Öyleyse tanrı vardır.

39)Dua argümanı

1 Dua edersem ya dualarım kabul olur ya da Tanrı’nın daha iyi bir planı vardır.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

40)Maymun argümanı

1 Eğer insan maymundan geldiyse hala daha ortalıkta maymun olamamalı.

2 Hala daha maymunlar var.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

41)Kuran argümanı

1 Kuran Kuran’da yazanların doğru olduğunu söylüyor.

2 Öyleyse Kuran dorudur.

3 Kuran Tanrı’nın var olduğunu söylüyor.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

42)Muz savı

1 Muzları çekici primat yiyecekleri yapan pek çok özellik var.

2 O kadar güzeller ki mutlaka tasarlanmış olmalılar, tıpkı kutu kola gibi.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

43)Güzellik argümanı

1 Evrimle oluşmuş olsaydın güzel olmazdın.

2 Bak ne kadar güzelsin.

3 Yalnızca Tanrı seni böyle güzel yapabilirdi.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

44)Pascal argümanı

1 Tanrı varsa inananlar çok şey kazanır ateistler çok şey kaybeder.

2 Tanrı yoksa inananlar pek bir şey kaybetmez.

3 Tanrı’ya oynayın en iyi bahis bu.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

45)PULP FICTION argümanı

1 Tanrı cennetten indi ve o lanet olası mermileri durdurdu.

2 Öyleyse Tanrı vadır.

46)Karmaşıklık argümanı

1Karmaşık olan herşeyin bir yaratıcısı vardır.

2 Evren karmaşıktır.

3 yalnızca Tanrı evreni yaratacak kadar karmaşık olabilir.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

47)Perde argümanı

1 Tanrı ateistlerin gözüne perde çekmiştir.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

48)Okuma argümanı

1 Darwin’i bu kadar okuyup araştıracağına Kuran’ı okusaydın bilirdin.

2 Öyleyse tanrı vardır.

49)Okuma argümanı 2

1 Kuran’ı okusaydın anlardın.

2 [Ateist Kuran’ı okuduğunu söyler.]

3 Anlayamazsın sen Kuran’ı. Tefsirleri okusaydın anlardın.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

50)Ukala Britanyalı biyolog savı

1 Richard Dawkins bazı kitaplarında dini aşağılıyor.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

51)Söz çarpıtma agrümanı

1 İşte Stephen Jay Gould’dan evrimin yanlışlığını kanıtlayan alakasız bir söz.

2 [Ateist: Hmm bu söz metinden çarpıtılarak alınmış. Eğer metnin bütününe bakarsak...]

3 Eh evrim yanlış olduğuna göre yaratılış doğrudur.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

52)Akıllı web tasarımı argümanı

1 Evrimaldatmacası.com sitesi şans eseri oluşamayacak kadar karmaşık.

2 Öyleyse akıllıca tasarlanmış.

3 Öyleyse tasarımcıları akıllıymış, öyleyse onların söylediklerine inanabiliriz.

4 Tanrı var diyorlar.

5 Öyleyse Tanrı vardır.

53)Akılsız web tasarımı argümanı

1 Evrimaldatmacası.com sitesi şans eseri oluşamayacak kadar karmaşık.

2 Öyleyse akıllıca tasarlanmış olmalı.

3 Adnan Hocacılar o kadar akıllı değil, öyleyse Tanrı tarafından yapılmış olmalı.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

54)Nuh’un gemisi savı

1 Bilmem nerde bir dağda gemi bulmuşlar.

2 Öyleyse Tanrı var.

55)Secde eden firavun argümanı

1 Mısır’da bir yerde ceset bulmuşlar.

2 Öyleyse Tanrı var.

56)Açık büfe argümanı

1 Ben yalnızca Kutsal Kitap’ın inanmak istediğim kısımlarına inanıyorum

2 Benim inandığım kısımlar mantıklı ve anlamlı.

3 Öyleyse Kutsal Kitap mantıklı ve anlamlıdır.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

57)Varsayım argümanı

1 Ne Ateist misin? Ama çok iyisin!

2 Müslüman olduğunu varsaymıştım.

3 Sendeki bu iyilik, sen bunu bilsen de bilmesen de Tanrı’nın üstündeki ışığı olmalı.

4 Öyleyse Tanrı vardır.

58)Descartes argümanı

1 Düşünmüyorum.

2 Öyleyse Tanrı vardır.

59)John Lennon argümanı

1 John Lennon bir keresinde Beatles’ın İsa’dan daha popüler olduğunu söylemişti.

2 Ben bundan hiç hoşlanmamıştım.

3 Birisi onu bu sözü yüzünden öldürdü.

4 Belli ki Tanrı da onun bu sözünden hiç hoşlanmamış.

5 Öyleyse Tanrı vardır.

60)Turan Dursun argümanı

1 [Ateist Tanrı’nın var olmadığına dair argüman öne sürer.]

2 [İnanan onu öldürür.]

3 Öyleyse Tanrı vardır.

61)Belki bir ihtimal savı

1 Tanınmış bir bilim adamı bir yerlerde, bir keresinde belki de, bir ihtimal, evrime dair pek çok kanıttan bir tanesinin, belki, P<0.05 olasılıkla, yanlış olabileceğini söyledi.

2 Öyleyse evrim kesinlikle yanlıştır.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

62)Ateizm argümanı

1 Bir sürü ateist var.

2 Hepsi de haklı olamaz.

3 Öyleyse Tanrı vardır.

Şubat 26, 2009
Kategoriler: tanrı . Etiketler:, , . Yazan: maymunsoyu

11 Yorumlar

  1. Yorum yazan: zındık on Şubat 27, 2009 01:14milliyetçi argüman
    1) darwin ırkçıdır ve türk düşmanıdır
    2) öyleyse tanrı vardır.

    buse ve müslüman kardeşleri argümanı
    1) kutu kolanın bile çalkalanınca taşması için onu çalkalayan ve açan biri olmalıdır.
    2)öyleyse tanrı vardır.

    buse ve müslüman kardeşleri argümanı 2
    1) evrimciler para alıyor.
    2) öyleyse tanrı vardır.

    ayça argümanı
    1) her şeyden şüphelenmeliyiz.
    2) tanrıdan da şüphelenmeliyiz.
    3) bidakka yoksa tanrıyla bilmemkim aynı kişi mi?
    4) öyleyse tanrı var mıdır?

    gülden argümanı
    1) lütfen tartışırken kullandığımız sözcüklere dikkat edelim.
    2) öyleyse tanrı vardır.

    müslümanoğlu argümanı
    1) siz ateistler aptalsınız ve yanıcaksınız.
    2) pastafaryan(zındık) müslümanoğluna evlenme teklif eder.
    3) müslümanoğlundan cevap gelmez.
    4) öyleyse tanrı vardır.

    KaRaMSaR argümanı
    1) insan bazen….
    2) ah insanlar…
    3) ….
    4) öyleyse tanrı vardır.

    erkol argümanı
    1) masumiyet müzesini ortaokulda okudum.
    2) öyleyse tanrı vardır.

    sedat argümanı
    1) sultaaan ehehe sultaaaan!
    2) öyleyse tanrı vardır.

    maymunsoyu’nun işi gücü yok mu argümanı
    1)maymunsoyu bu kadar sık yazı ekleyemez.
    2)öyleyse bu yazıları başka biri ekliyor.
    3)bu kadar başarılı yazıları ancak tanrı ekleyebilir.
    4)öyleyse tanrı vardır.

    zındık iyice yoldan çıktı argümanı
    1) yarın 50 tane norveçlinin katılacağı bir partiye davetliyim.
    2) kuzeyliler çok yakışıklı oluyor.
    3) öyleyse tanrı vardır.

  2. Yorum yazan: maymunsoyu on Şubat 27, 2009 01:38norveçli miiii?! 50 tane mii?! yakışıklı mııı?! parti miii?!
    neyse canım bana ne… *yutkunma efekti* ben esmerlerden hoşlanırım zaten… burda da bir sürü koreli var niye bilmiyorum… haa geçen gün bir çocuk gördüm tam senin tipindi keşke fotoğrafını çekseydim he heh… böyle beyaz, kumral bildiğin caucasian ve kıvırcık saçlı =)

    50 norveçliymiş hıh.. ben burda eric clapton konserine gideceğim napıyım norveçliyi… clapton is god! yukarıdaki argümanlar içinde beni imana getirecek tek argüman 12 numara olabilir.

  3. Yorum yazan: Sedat on Şubat 27, 2009 13:41nerde o parti ? saat kaçta ?
  4. Yorum yazan: zındık on Şubat 27, 2009 17:0212 numara benim de favorim, o gördüğün çocuğa mesene’mi ver. ben de akşam ki partide sana göre birini bulayım.
    parti öyle herkese açık değil sedat öncesinde ismini yazdırabilecek arkadaşlarının olması gerekiyordu. ama istersen kapının önünde bekleyebilirsin belki sana da bişeyler kalır :P
  5. Yorum yazan: Sedat on Şubat 27, 2009 17:33kapının önünde beklemeye bayılırım !
    ama biraz sonra meditasyon partisine gideceğim ih ih ih, kusura bakma zındıkçığım başka bi zaman
  6. Yorum yazan: maymunsoyu on Şubat 27, 2009 18:061. 2. 3. ve 21. argümanlarn örnekleri şu sitede ciddi ciddi tartışılıyor. http://www.hristiyan.net/dinfelsefesi/18 ve 29′un örneği: http://www.agnostik.net/neden-ateist-degiliz/ :D özellikle son paragrafta 18′e mükemmel bir örnek var gülerken dökme tehlikesine karşı elinizde sıcak içecekler varken okumayın.
  7. Yorum yazan: Müslims on Nisan 10, 2009 19:49Allah belanızı versin!kafirler tağutlar!
  8. Yorum yazan: zındık on Nisan 11, 2009 00:37müslims argümanı1. Allah belanızı versin!kafirler tağutlar!
    2. Öyleyse tanrı vardır…
  9. Yorum yazan: Müslims on Nisan 11, 2009 20:13Cehennemdede şeytan argümanı yaparsınız artık!
  10. Yorum yazan: Eyüp on Mayıs 15, 2009 23:5053)Akılsız web tasarımı argümanı1 Evrimaldatmacası.com sitesi şans eseri oluşamayacak kadar karmaşık.2 Öyleyse akıllıca tasarlanmış olmalı.3 Adnan Hocacılar o kadar akıllı değil, öyleyse Tanrı tarafından yapılmış olmalı.

    4 Öyleyse Tanrı vardır.

    asjdahsbjdklşasdajskalısdjıuaweıuıoawlşe :D :D:D:D sen beni güldürdün ya allah da seni güldürsün.

  11. Yorum yazan: nierika on Haziran 11, 2009 14:36ya bunlar çok komik çok güzeller:D bill gates özellikle yardım severlik argümanı bitirdi beni :D
    1 Ateistler hastahane inşa etmiyor.

    2 [Ateist milyarlarca dolar bağışta bulunan Bill Gates ve Ted Turner’ı gösterir]

    3 Evet ama hastahane inşa ediyorlar mı?

    hahahahah :D                             http://materyalistceseyler.wordpress.com/2009/02/26/tanrinin-varligina-dair-62-kanit/

Yaradılışçılar Darwin’i gölgelemeye çalışırlar

10 Haziran 2009 by turkceci

Torunlarım yaşında çok gazeteci var. Bana öğretilenleri fırsat buldukça onlara nakletmeyi görev biliyorum. Cihat Ağabey’in (Baban) biz çömezleri için çok önemli gazetecilik kuralları alfabesinin iki önemli maddesiydi:

  • Mektubun masanıza bırakılmasıyla açılıp okunması bir olmalı! İçinden kovalamanız gereken bir haber, bir ipucu çıkabilir. Gecikme hakkınız yok!
  • Gazetecinin gelecek zaman kipi kullanmaya da hakkı yoktur. Telefon edeceğim ne demek? İstihbarat salonunda telefon var. Hemen kalk, ahizeyi al eline ve kimi arayacaksan numarasını çevir. (Her masada ayrı bir telefonun bulunmadığı yıllar.)
    Bu iki konuda gecikirsem bugün de utanırım. Şimdi bütün mektuplar e-postayla geliyor. Açılacak bir zarf içinde de değil. Ve sözünü ettiğimiz yıllara oranla, bana gönderilenlerin sayısı bile hemen okunamayacak kadar çok oluyor. Hepsine göz atsam da, tamamını okumaya yetişemiyorum. Klasörler dolusu mektup; vicdanımı sızlatarak beni bekleyen.
    Dün masamda beni bekler bulduğum mektuplardan üçü üzerinde durdum.
  • Selçuk Aya, «Cumhuriyet’ten Radikal’e taş» başlıklı yazım hakkında düşündüğünü yazmış: İsmet Berkan’ın, Perihan Mağden’in, Nuray Mert’in adlarını zikrederek, «Takunyadan kaçan insanlarımızı postala muhtaç etmemek de laiklere laf sokmakla mümkün değil maalesef. Sorun sadece Hasan Celâl Güzel de değil. Gazetenizde, üçüncü bir yolun da mümkün olduğunu anlayabilecek ve insanlara umut verebilecek aydınlar yazık ki yok. Onun içindir ki, gazetenizin AKP sempatizanı olarak görülmesi gayet doğaldır» diyor.
    İsmet ile Perihan’ı ve Nuray’ı AKP yanlısı, onlar sebebiyle Radikal’i AKP (veya herhangi bir partinin) taraftarı sayabilen biriyle ve hele mektup yoluyla tartışmak benim harcım değil.
  • Selma Alemdar, Evrim Kuramı konusunda beni aydınlatma zahmetini göze almış, eksik olmasın! Ayrıca Charles Darwin’in kadın ve Türk düşmanı olduğuna dair, bana onun yazılarından seçilmiş cümleler aktarıyor.
    Okudum. Kadınlar konusunda saygısız, aşağı ırklar meyanında gördüğü Türkler hakkında çok haksız ve yersiz düşünceleri var. Bana da pek anlamsız ve sevimsiz geldi sözleri. Ama onun bu kusuru, bilim alanındaki çalışmalarını da küçümsememizi ve reddetmemizi gerektirmez.
  • Üçüncü mektup, benim «Darwin, senin soyundan gelmektense maymun soyundan gelmiş olmayı tercih eder» başlıklı (Radikal, 15 mart) yazımdan yola çıkarak, çok önemli bir biliminsanımız tarafından kaleme alınmış. Onu yazarına saygı duyarak ve tek kelimesini bile sizden esirgemeye gönlüm razı olmadığı için Cihannüma’da aynen yayımlıyorum.
    Okurum Prof. Bozkurt Güvenç. Size tanıtmaya yeltenmek gibi bir densizlikten uzak durarak ve lütfettiği aydınlatıcı bilgiler ve yorumlar için kendisine çok çok teşekkür ederek, aradan çekiliyorum.

*
«Hakkı Bey, evrim kuramına inanan ve evrimi savunan biyologlardan oluşan Huxley ailesinin torunlarıyla tanışmadım. Julian Huxley’in Savaşan Dünyada Felsefe adlı denemesini (on yıl gecikmeyle 1950’lerde) okumuştum. «Maymun soyundan geldiğimizi savunan» Darwin’in evrim kuramı konusunda Bilim Tarihçisi Benjamin Farrington’un «Darwin ne dedi?» adlı eserini Türkçe’ye çevirmiştim (Darwin Gerçeği, Cep Kitapları 1985).
«Royal Society’nin 1860’da üniversite kenti Oxford’da yaptığı toplantıda Piskopos Wilberforce’un dede Huxley’e mealen sorusunu şöyle hatırlıyorum:
– Bay Huxley, anneanneniz maymun soyundan geldiyse, büyük babanızın da aynı soydan gelmiş olması gerekmez mi?
«Darwin bir köşede oturmuş eleştirileri not ederken, Huxley şu cevabı verir:
– Saygıdeğer (the Reverend) Piskopos Hazretleri, nereden gelip nereye gittiğimizi araştıran bilimsel çabaları küçümseyip alaya alan insanlardan olmaktansa, ben, maymun soyundan geldiğimi kabul ederim, efendim. (Farrington, B. What Darwin realty said? Sphere Books 1966)
«Tartışmaları izleyen muhabirler, bu yanıt üzerine bürolarına koşarlar ve ertesi gün manşetlerdeki haber: «Darwin’ciler maymun soyundan geldiklerini kabul ettiler.»
«O gün bugün bu maymun fıkrası sürer gelir -Dünya’da ve Türkiye’de- Hatta evrimi savunanlar da bunu yineler. Oysa Darwin daha temelli bir görüşe yer vermiştir: <İnsan çok benzediği maymundan değil, bütün canlılar gibi ilk hücreden geliyor.>
«Yaradılışçıların Darwin Kuramı’nda buldukları bilimsel yanlış, kültüre yer vermeyen Darwin’in insan türünün evrimini tümüyle biyolojiye, genlere veya <doğal seçilim>’e indirgemesidir. Bu eleştiri yerindedir. Darwin kültürün önemini kavrayamamış görünür. Yaradılışçılar, Darwin’in <eğrisi ile doğrusunu> gölgelemeye çalışırlar.
«Dünya Genom araştırması Evrim Kuramı’nı doğrulamıştır. DNA’sı insan türüne en yakın tür -maymun değil- meyve sineğidir.
«Ülkemizde gözden kaçan sorun <Doğal seçilim> değil, <Sosyal seçilim>dir. Toplumun yüzde 25’i evrim kuramına inanıyor, yüzde 50’si inanmıyor, geri kalanı da kararsız. Biyoloji öğretmenlerimizin ise yüzde 40’ı inanıyor evrime. Bu yüzdeler evrime değil, bilime inanç göstergeleridir.
«Dil Yâresi’ne konu olabilecek yanlışlarla Cihannüma’ya yazma cesaretini gösterdiğim için bağışlayacağınızı umarım.» (Muzır bir gözle okuduğumu itiraf ederim, estağfurullah hiçbir hata görmedim. Benden daha genç ve çok güzel Türkçe’niz var. Cihannüma’yı ve okurlarım ile beni onurlandırdınız. Sevgili nesildaşım, teşekkürler ederim!)
Bozkurt Bey mektubunu şu anlamlı cümleyle tamamlamış: «İsmet Berkan’ın «Hayatımızda -mış gibi değil de- sahiden bilim olsun!» dileğiyle!
*Prof. Bozkurt Güvenç

Politika kategorisindeki tüm haberler »

// <![CDATA[//

Okur Yorumları (40 Yorum)

EVRIM GERCEKSE NEDEN HALA KURAM DIYE GECER? – 26/4/200923:34

degerli hocam degerli okurlar evrim hala bir teoridir: öte yandan yaratilis kitabi mukaddes ya da kuran daki gibi harfi harfine alinmamaalidir: eger kisi tekvinin 1 bölümünü dikkatle okursa canlilarin yaratilis sirasinin bilimin bulgularina uygun oldugunu görür ancak unutmayalim o kitab 3550 yildan fazla önce simdiki bilgi birikimine sahip olmayan bir toplum icin yazilmisti o zamanki insanlara nsan ve canlilarin ortaya cikisinin yaratilis onlarin anlayacaklari dille analtiyordu: yani kutsal yazilarda aslina baslangic kelimesi milyarlarca yili kapsayabilir. öte yandan evrim eger gercekten olduysa evrim bilginleri arasinda halklara hakkinda niye hala büyük anlasmazlik var sonra niye yazili tarih boyunca herhangi bir türün digerine dönüstügü görülmedi? eger ben meyve snegine akrabaysam, maymun kimim oluyor. basit bir sey var, bunu genetik kabul eder: genetik sinirarinda tür biter, melezlik de olamaz, dolayisiyla genler türlerin dönüsmesne engeledir, ancak her türde benzer yapi taslari vardir ki bu evrende normaldir, yapi taslari belki ayni bilesimi degisik olunca degisik elemntler ortaya cikmis ve de her seyden faydalanabiliyoruz. sonra korkunc bir matematik tamik var, hendese olan yerde bir hesapci vardir, ilkelerden bahsedyioru, bunar bilginler buldu icat etmedi, peki kim prensibi koydu?? yani mantik sinirn zorlayan bir teori, zaten darwin de tanritanimaz degildi ve tanrinin evrim yoluyla cesitliligi icat ettigini düsündü, ancak tanritanimazlar bunlarin kendi kendie olsutugunu düsünyorlar ki ihtimaller hesabina göre yanlisim yoksa 10 üzeri 243 yil icinde bir hücrenin kendi kend kendine müsait sartlarda ortaya cikmasi mümkünmüs, ki bu bilinen evrenin yasinin fersah fersah asyior ve canlilarin ortaya cikmasini, simdiki türler filan hic aciklayamiyor. sonra hala bilme ne caginda alan canlialr yasiyor, bilim degileri her ay türü yok ldugu düsünülen canlilari biryerde buuyorlar, yani tamam dinozorlar filan yok oldu mamutlar da ama hala bazilari yasiyor, neden yok olmadilar?? evrim iman geerektirir, eger iman gerektiriyorsa, allah iman daha klay, daha mantikli, ama alahin herseyi yani ilk yaratlistan sonra herseyi yaratip hersey müdahele ettigini düsünmek de zaten kutsal kitaplara ayikir, asirilk bilimin düsmani bagnazlik ise hakikatin. saygilar

Selma Alemdar’a – 20/3/20090:35

Elbetteki DNA daki bilgilerin elle yazılmadığını ve söylediğinizin aksine bu bilgilere yazılım değil kod denildiğini çok iyi biliyorum ki zira ben bir biyoloğum!!! Diğer taraftan kodları oluşturan bazların mikro boyutlara sahip olduğunu ayrıca DNA’nın sarmal ve sıkıştırlmış yapısı göz önünde bulundurulduğunda bu durum hiç de imkansız değildir. Nitekim DNA sarmalını açılmış olarak düşünürsek(yani bağırsaklarımız da vucudumuzda az yer kaplar ama açarsanız metrelerce uzunluğa sahiptirler ki DNA bağırsaklardan daha farklı ve sıkı bir sıkıştırılma yapısına sahiptir) yaklaşık 2m uzunluğa ulaşır yani gözle oldukça görülebilecek bir boyuta mikroskobik bilgiyi sığdırmanız mümkündür tabi eğer biraz analıtık düşünme yeteneğiniz varsa. Düşündüğümüzde aslında günümüzde kullanılan bir sistemdir ki mikro çipler vardır ve bu çipler içerisinde binlerce sayfalık veriler saklarsınız üstelik insan eliyle yapılmışlardır. bunun için ilahi bir dokunuşa gerek yoktur. Elbette sorulacak çok fazla soru var ve soruluyorlar da ama burada yapılan evrim karşıtı konuşmaları dünya yuvarlak olduğunu söyleyen Galileo ya verilen gerici tepkileri hatırlatıyor, yada Ampülü icat eden Edisonun 60.000 başarısız denemesini hiçe sayanları. Yani eğer Edisonda sizler gibi 60.000 kez yanıldım demekki böyle birşey yok deseydi bu zihinlerdeki gibi karanlık bir dünyada yaşardık. Darwinin elbette yanıldığı düşünceleri olmuştur herzaman doğru hipotezler kuramamıştır. Ama günümüzün bilimadamları da gelişen tüm teknolojilere rağmen binlerce yanılgı sonucu doğru verilere ulaşıyor ve hastalık sebeplerini, çözümlerini buluyor. Yani yanlış hipotezleri görüp hemen öleyse böyle birşey yoktur demekense daha doğru hipotezlere yol açıcak sorular sormak çok daha ilerici bir davranış biçimidir.öyle olmasaydı günümüzde hiçbir hastalığa çözüm bulunamaz hiçbir teknoloji var olmazdı. Üniversitelerde araştırma yapan tüm bilim adamları 1-2 deneme sonrası’olmadı madem evlere dağılalım’ derdi. Bilim hiçbirzaman Allah var diyip tüm hücrelerimizi huzura erdirecek kadar kolay olmadı, olmamalı da. Bu sebeptendir ki herkes bilim yapamaz dahası anlayamaz, sabır ister, ilerisini de gerisinide iyi bilmeyi ister, analiz yeteneği ister. Dahası Evrimi anlamak isteyen açar okur öğrenir burada hadi bakayım kanıt verin demekle öğrenilmez. belki yıllarca okumanız lazım. Anatomi fizyoloji ekoloji histoloji fizyoloji bilmeniz lazım ki ne nasıl olmuş evrim neyi anlatmak isityo . öyle mutasyon varyasyon doğal seçilim gibi 2 kelime öğrenip anlamaya çalışmanız imkansız. Ve Darwin Biyolog değil diyen arkadaşıma Darwin tıp eğitimi görmüş babası ve dedesi doktor olan bir doğa bilimcidir. yani biyolog olmasa da evrimi araştırabilecek hertürlü donanıma senden benden daha çok sahip…

gerçek yalanlar – 19/3/200919:16

ortada yalan söyleyen varsa onlarda bilim adı altında öğretilen saçma bilgilerdir.nedir bu saçma bilgiler en başta darwinin evrim teorisi öğretisi.bu öğreti yıllardır okullarda okutuldu üniversitelerde okutuldu.e peki sonuç diyceksiniz.koca yalanlarla ve saçmalıklarla dolu ahlaki değerleri biyolojik mucizeleri hiçe sayan sözde bilimcilerin savunduğu evrim şarlatanlığı.bırakın bu işleri bilimmiş yalanmış evrim varmış.boşa kürek çekmek hiçbişey kazandırmaz.Yaratılış vardır evrimde yoktur.evrime inanmak isteyen inanıyor kimseye baskı yok ama gerçekleri görmezden gelmemeniz için sizin gözünüze soksak da inanmıycaksınız.keyfiniz bilir

HAKKI  DEVRİM 18/03/2009

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=926706&Yazar=HAKKI%20DEVR%C4%B0M&Date=18.03.2009&CategoryID=98

O imam konuştu…

23 Mayıs 2009 by turkceci
Yazı Boyutu 8 Punto 10 Punto 12 Punto 14 Punto

Türkan Saylan’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmayla dikkatleri çeken İmam İhsan Özkes, cenaze namazındaki konuşmasını ‘imam akladı’ şeklinde eleştirenlere yanıt verdi.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Türkan Saylan’ın Teşvikiye Camii’ndeki cenaze töreninde konuşan eski Müftü olan imam İhsan Özkes, NTV’nin sorularını yanıtladı.

Cenaze namazını vasiyet üzerine kıldırdınız. Bu vasiyeti ölmeden önce sizinle paylaşmış mıydı?

İhsan Özkes: Haberim yoktu efendim. Beni ailesi, Sayın Mustafa Sarıgül aradı. Vasiyeti olduğunu söylediler ve cenazesinde bulunmamı istediler. Ben de memnuniyetle katıldım.

Aranızda nasıl bir tanışıklık vardı?

İhsan Özkes: Ben 2000’li yıllarda Beyoğlu Müftüsü’ydüm. O dönemde ortak dostlarımız vardı, onların aracılığıyla görüştük. Daha sonra da görüşmelerimiz oldu. O zaman yazdığım “İnanç Sömürüsü” isimli bir kitap vardı. Bu kitabı kendisine takdim etmiştim. Kitabı okudu ve etkilendi, memnuniyetini dile getirdi. Daha sonra da dostluğumuz, görüşmelerimiz devam etti.

“Kafir” sözü kendisini üzmüştü. Siz burada özellikle vurgulama gereği duydunuz. Son zamanlarda, ölümünden önce hiç görüşmüş müydünüz? Yoksa bunlar sizin konuşmalarınızdan edindiğiniz izlenimler miydi?

İhsan Özkes: Son zamanlarda görüşemedim; kendisini ihmal ettim, aramam lazımdı. Bunun için de çok üzgünüm. Fakat daha önceki sohbetlerimizde dini konuları görüştük. Yani kendisinin dindar olduğunu, Müslüman olduğunu biliyorum. Dine karşıt bir durumu kesinlikle yoktu. Dine karşı fevkalede saygılıydı. Din görevlisi olduğum için bana da saygılıydı. Dini konularda kendisine yapılan yakıştırmalardan rahatsız olduğunu bana da ifade etmişti. Bu rahatsızlığını televizyonda da söyleme gereğini duydu. Ben de dün cenaze töreninde söyledim.

“Yasin okurdu, bilirdim” dediniz.

İhsan Özkes: Yasin okuduğunu bana kendisi söylemedi. Çünkü dindar olduğunu ortaya koymak için bir şeyler söyleme gereğini pek hissetmezdi. Ama ben onun Kuran okuduğunu, Yasin okuduğunu dostlarımdan biliyorum. Yani inançlı bir hanımefendiydi.

“Türkan Saylan’ı imam akladı” diye eleştirenler oldu. İslamiyet’te bir imamın ölen bir kişiyi aklaması söz konusu olabilir mi?

İhsan Özkes: Hayatta iken kendisine yapılan “misyoner” ya da “kafir” gibi yakıştırmalar ne kadar tehlikeli ve çirkinse; Türkan Hanım için “Bir imam akladı” sözü de en az o kadar çirkindir. Çünkü bizim dinimizde bir din adamının, bir başka kişiyi aklama gibi bir salahiyeti yoktur. Biz Hıristiyan değiliz ki, bir papaz gibi günah çıkartma müessesesi olsun. Yani dinimizde Allah ile kul arasına girilmez. Şimdi Allah kabrini cennet bahşeylesin, o Allah’la kendisi arasındadır. Yani benim onu aklama gibi bir yetkim olamaz, hiç kimsenin de olamaz.

Peki cenaze namazı kıldırırken yaptığınız bir konuşmada nelere dikkat edersiniz? Nasıl bir konuşmadır?

İhsan Özkes: Dün gördünüz, ben Türkan Hanım’ın cenazesinde Kuran-ı Kerim’den 6 tane Ayet-i Kerime okudum, 5 tane de Hazreti Muhammed’in sözlerinden okudum. Bunların birçoğunu da orijinal haliyle okudum. Ve helallik aldım, “Nasıl bilirdiniz?” diye sordum. Yani bir kişi için doğal olarak ne yapılması gerekiyorsa, Türkan Hanım için de aynı şeyi yaptık. Yani bana göre fazlası da eksiği de olmadı. Normal bir işlem yapıldı.

Son olarak, “Ölü olanlar bu dünyada hizmeti olmayanlardır. Türkan Saylan ölmedi, istirahata çekildi” dediniz.

İhsan Özkes: Kuran-ı Kerim’de şehitler için mesela bir Ayet-i Kerime vardır; “Siz onlara ölüler demeyiniz, onlar ölü değillerdir.” Ben orada bir şiir okudum. O şiirde “Gerçek ölü istirahata çekilen değildir. Gerçek ölü, hayattaki ölü dirilerdir” diye bir beyit vardı. Ve oradan yola çıkarak dedim ki, “Gerek eserleriyle gerek yaptığı hizmet binaları, gerekse okuttuğu öğrencilerle anılacaktır. Bu yönüyle ölümsüzdür” dedim. Yoksa Türkan Hanım’ın ölümsüzlüğü gibi bir iddia olamaz, Allah’tan başka herkes ölümlüdür. Orada da okudum, “Her canlı ölümü tadacaktır” dedim. Bunlar üzerinde durdum. Sadece onun eserleriyle anılarak, manen yaşadığını söyledim.

Yayın Tarihi : 20 Mayıs 2009 Çarşamba 18:54:55

Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?

Yorumlarınız
Yaşar Çetin IP: 88.230.17.xxx Tarih : 20.05.2009 20:39:11
Peki sayın hocam bu kadar inançlı bir insan olduğunu söylüyorsunuz, bundan 2 yada 3 hafta önce türkan hanım bir basın açıklamasında ergenekon hakkında gazetecilerle konuşurken ”Şu an ölecek halimiz yok heralde ” diye bir cümle kullandı.bu ne anlama geliyor?Ayrıca meslektaşım olarak size şunu söylemek isterim : Konuşurken (özellikle kalabalıklara)çarpıtılmaya, yanlış anlaşılmalara mahal verecek cümleler kurmamalısınız.iyi günler…


h.kocamis IP: 82.170.47.xxx Tarih : 21.05.2009 01:08:40
tamam turkan hanim iyi veya kotu isler yapmis ola bilir. muslumanliginida tartismak bize dusmez o allahla kendi arasinda olan bir sey ama dikkatimi ceken bir sey oldu,turkiyede buyuk kanallar diye bildigimiz show.atv.kanal D,star gibi tv kanallari iki gundur  nerdeyse haber saatlerinin tamamini bu bayana ayirdilar. sanki memlekette.bu cenaze toreninden baska haber yok  gibi .acaba diyorum ayni hassasiyeti neden sehit olan askerlere polislere gostermiyorlar ?ozellikle bu insanlari masumlastirabilmek icin ellerinden geleni yapiyorlar?


Gönül Aydemir IP: 85.102.165.xxx Tarih : 21.05.2009 04:31:13
Cüzzamın nasıl bir hastalık olduğunu lütfen inceleyelim.İsteyen ”Kelebek” romanını okusun.Ben-Hür filmini anımsayın.En sevdiğiniz insan cüzzam oluyor, siz ona cüzzam bulaştırıyorsunuz;insanların elleri,parmakları,burnu dökülüyor.Bu insanlar uzak adalara, uzak arazilere bıraklıyor,oralarda ölüme terk ediliyor.Saylan Hoca,bu kadar korkunç bir hastalığı tedavi ediyor, o hastalığı Türkiye’den kovuyor, dünya tıp bilim tarihine bu hastalığı def etmek için büyük katkılar sağlıyor,çocuk tecavüzcülerini bağrına basan, mideleri dışında kimseyi düşünmeyen bu mollalar hocayı taciz ediyor.Hoca bu adamların kafası ile cüzzamın tedavi edilmediğini,bu adamların da cüzzam gibi korkunç bir tehlike olduğunu bize gösterdi. Biz de gördük http://www.kenthaber.com/Haber/Genel/Dosya/manset-alti/o-imam-konustu—/53e6ca89-6e9a-44ae-93c5-5afcb89cc793

Edremit Cumhuriyet İlköğretim Okulu

26 Mart 2009 by turkceci

Edremit Cumhuriyet İlköğretim Okulunda görev yapmış olan öğretmenlerimize teşekkür ediyor, vefat edenlere rahmet

yaşayanlara sağlık ve uzun ömürler diliyoruz


http://cumhuriyet.edremit-meb.gov.tr/altsayfa_goster.asp?id=19

İçimizden Biri ATATÜRK

19 Mart 2009 by turkceci

http://www.bayar.edu.tr/ataturk/MustafaKemal.pdf dosyasının html sürümüdür. G o o g l e taradığı belgelerin otomatik olarak html sürümlerini oluşturur. Page 1 İçimizden Biri ATATÜRK – 1 – İçimizden Biri ATATÜRK Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

http://video.google.com/videoplay?docid=8015522905944819867

Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider. Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir? ATATÜRK’ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak. Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal. Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der: “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim” dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal’i. Yada, yıl 1938. Bir İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyor ki; “Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.” dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal. Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki ”Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO’nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler: “Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler; ”Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterim ki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler; ”Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir. İşte o muhteşem belge diyor ki; Page 2 İçimizden Biri ATATÜRK – 2 – “ ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU” Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor. Hadi gelin Haiti’ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti’ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm” Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal’in, Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok dışında bir Mustafa Kemal. 2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dedi ki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” ”nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorum ki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim. Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci; ”Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle : “Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”. Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal’in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere. Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal’den. Ama bu arada 2005’de daha yeni iki üç gün önce yabancı gazeteyi okuyorum. Sür manşet büyük puntolarla şu başlığı atmış “Bu gün Ortadoğu’ya düzinelerle ATATÜRK lazım”. dedim yazara ATATÜRK ‘ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında. Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter. Filipinlerden Çin’e kadar o kadar çok örnek var ki. Ama gördük 1925’de 1938’de 1996’da 2000’de 2005’de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama Page 3 İçimizden Biri ATATÜRK – 3 – bizim olan bir Mustafa Kemal’den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence Türkiye’nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet Türkiye’de lider yetiştirme sorunu var. Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama biliniz ki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK’le sizinle paylaşacağım. İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanır mısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ? ATATÜRK’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?”, “Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var”. Yani “niye şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına “İşte bu benim…” derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor “Ne yaptınız bu ağaca” diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için mecburduk kestik o ağacı”. “Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in omuzlarındadır da onun için. Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı. Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale edebilirim” diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam. Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?” der. Bahçıvan derki; “Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz”. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız” der. Derler ki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutup da ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanır mısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyor musunuz? İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 Page 4 İçimizden Biri ATATÜRK – 4 – metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder. Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda. İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün. “ATATÜRK ve Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordu ki “Amerika da eski bir ünlü bir müzikal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı” haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak” diyince arşivimde 1930’da ATATÜRK’ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki ”şu anda ne söyleyeceksiniz bana?”. Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”. Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu “İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler “Bu gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için” bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz. Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar ATATÜRK’ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözü’ne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah ! burada bir kulübem olsaydı keşke”. “Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya“ demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki”. “Paşam buradakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar” demişler. Bir an durur, “Bir tek şartla kabul ederim” der. “Burada yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim”. Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü’ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir. 25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüp de burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi. İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN’u davet edelim. Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “Ya paşam Page 5 İçimizden Biri ATATÜRK – 5 – hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der. ATATÜRK’ün cevabı ATATÜRK’çedir. Derki ”Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu arada Tahsin ÇOŞKAN “Paşam burada hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde “Burada hiçbir şey yetişmez“yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyorsunuz ki ne yaptınız diye “ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık” öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yemektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK. Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok karışık. “Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burada orman olacağını?” der. “Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN’ın burada bir şey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, buradaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burada ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. “Al dediler”, bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. Ah o iki gün Çankaya’da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana “ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burada ne ekersen biçersin”. Ve hani Tahsin COŞKAN’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim” diyecektir. Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK’e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN’dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek “17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü. Oysa 1930’dan beri bize “lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın” diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı. Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O Page 6 İçimizden Biri ATATÜRK – 6 – ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago özel, geçenlerde Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor. Peki başka bir lider var mı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyor ki Mustafa Kemal ”çevre hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bir liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal. Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropologu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir. “Kültür Antropologu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyor ki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeologumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve diyor ki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular oradan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamayacaklardır. Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. ”Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz Page 7 İçimizden Biri ATATÜRK – 7 – hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyor musunuz? Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun”. O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burada iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burada başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir. Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkılap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937’dır, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum. Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyor ki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sığan etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir” bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor. Peki, tamam laf iyide diyorsunuz ki laflar karın doyurmuyor, Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı bir yerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki “Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal. Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemetin, Fransız Türkoloğu Devinin Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal. Diyorlar ki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği Page 8 İçimizden Biri ATATÜRK – 8 – cevaba bakın; onlara diyor ki: “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum”. Yıl 1914, gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. Yıl 1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal’in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK’ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama top yekun savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir. Atatürk bu savaşta Ayşe Hatunu tanımıştır Ayşe Hatunu hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? yada zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatunun, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı, çocuğunuz mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatunu tanıdı Mustafa Kemal. Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, eksi 30, eksi 40. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler “nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap ”dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorumki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul” diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal. Albay Hulusi ATAK’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk. Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanımı tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa Page 9 İçimizden Biri ATATÜRK – 9 – çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz? cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldi mi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanımın “MUTFAK PROJESİ”, inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje. ATATÜRK Zekiye Hanımı, Nakiye Hanımı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT’i tanıdı, Atatürk Şuküfe Nihal’i tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadını tanıdı bu savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış “anne Nezahat ile babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın” demiş ve bu arada şöyle yazmış” biz Mehmetçik Nezahat’e Türklerin Jan Dark’ı diyoruz” demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jan Dark’ı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat’i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm. Bu arada ATATÜRK okumuş da yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal’dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için “müselleseyi bilmem ne bilmem ne…” demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı “Mimber”, 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu Mustafa Kemal’in gazetesi dedim. “Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü. Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz? İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta bulunmak istiyorum, diyorumki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7 Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider. Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz; dediniz ki demin Türkiye’deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr.Jhons bize şunu öneriyor, diyor ki “ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK’ü örnek alsın yeter Türkiye”. ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a Page 10 İçimizden Biri ATATÜRK – 10 – baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedim ki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde sanıyorum. Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz oda bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum. Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabii ki. Peki 1929’da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? Eksi 1.2, bunlar resmi rakamlar. Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere’de bir seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Lezli Abdela diye bir hanımefendi. Lezli Abdela’yı tüm ülkeler çağırır, “ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise” derler. Lezli Abdela’yı Türkiye de çağırır. Şileye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte sözlerinin özeti “ingiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK’e danıştı”. Yani ben Türkiye ye terciye tere satmaya geldim. Peki Lezli Abdela’nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” peki şöyle yazıyor şurada; “1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK’ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba” diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna. Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda, bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat ATATÜRK tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın unvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum’a davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan “off ayağım belim melim” dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum’u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa’ya kadar geliyor, Bursa’nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı. Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara Fatma’nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa’ya kadar gelmiş, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları Page 11 İçimizden Biri ATATÜRK – 11 – İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma’nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma’yla yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyor ki; “çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı Kızılay’a bağışladın?” diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle: “Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay’a bağışlıyorum” diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? ATATÜRK’e bir gazeteci sorar; “neden mal ve mülkünüzü milletinize bağışladınız” diye. ATATÜRK’ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum: ”Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır.“ diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar. Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma’nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak Kara Fatma’nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK’ün şu sözü çok hoşuma gider diyor ki; “Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur.” Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum. Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Haçin’de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyor musunuz “inşallah okuna”. Ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da “bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum” demiş son iki kıt’ayı sizlere okuyorum Meydan kazanı kurdular Tüm bebeklerimizi kaynattılar Gün görmedik anaları Süngü ile oynattılar Kundakları verdiler Kanlı kundak yu dediler Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz da gülümseyelim mi? Lider dedik, ATATÜRK’ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya’ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok güzel bana da bir türkü okur musun”. Başlar çoban “demirciler demir döver tunç olur” diye, bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban böyle bakar. “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına gelir”. Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince Page 12 İçimizden Biri ATATÜRK – 12 – cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK’e “bis bis” der. Bu espri ATATÜRK’ün çok hoşuna gittiği için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır. ATATÜRK’ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK’e “sen Türklerin şahısın şususun bususun …”, feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş diyor ki Atatürk;“Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız”. Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları içine giriyor. Ah diyorlar adama taktı ATATÜRK, birde zaten sinirlenmiş durumda, birde çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak. adam perişan, ah paşam vah paşam derken “Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum”. Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK’ün müthiş espiritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyor musunuz? “ESPİRİLERİYLE ATATÜRK”. Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz. Bir gazetecide Atatürk’e sorar “size der diktatör diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız “ diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım. İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz” der. “Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki “Geç fark ettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması”. Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum. Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım. İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet . Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul’a ATATÜRK diyorduk ya Ankara’ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor ;“Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim” diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben Page 13 İçimizden Biri ATATÜRK – 13 – 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum; İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. “Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa’ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK “Berlin Üniversitesine gitsin” diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı “Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var” telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu ”sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz”. Var mı böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor “gel de şimdi gitme, gitte orda çalışma, dön de bu ülke için canını verme”.diyor. Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye’nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var. Yeter ki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun. İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai’ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin Ertuğrul’un da düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den ATATÜRK’ün Şehir Tiyatrolarına geleciği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK “Yaaa öylemi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL’u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. “Sizi tebrik ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz ülkenin gelişimini ciddiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler” demez mi. Etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o sırada”. Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor. Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim Yabancı ülkelere gittim. portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle yiyorlar, biz kelek çıktımı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir Page 14 İçimizden Biri ATATÜRK – 14 – yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana “Türklerin özel bir günü herhalde bu gün”. “Neden” dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? “Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun”. “Ne” dedim. “Türkiye’yi isterim de isterim diye tutturacağım” dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su götürmez. Peki yerin altına geçelim. Krom, brom, toryum, bor. Tamam güzel ama petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burada çıkıyor, burada çıkıyor, burada çıkıyor ama Türkiye’nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre girmiyor içeri. Var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye’de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye’nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre. Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda. Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum’a gittim kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa’ya gittim kaynıyor, İzmir kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti rektörlük, oraya gittim. Beni Darvas diye bir kayak merkezine götürdüler. Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davras’ta. Bir buçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya’ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke söyleyin bana. Bir buçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ’a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya’ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya kar-ı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka. Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede. Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan- kapanmayan, laik olan–olmayan, ATATÜRK’çü olan–olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok. Yeni ATATÜRK’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe Page 15 İçimizden Biri ATATÜRK – 15 – henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum. ATATÜRK de, et artı kemik artı kandı, İnsanüstü değildi yani ATATÜRK, ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan, Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi, Ama güzeldi. ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı, Serhat türkülerini, alaturkayı, mesela Safiye Ayla’yı, Yemeklerden fasulye pilakisini seven, Miri kelam bir İstanbul efendisi. Aşık ve şair, mahcup ve ürkek, Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı, Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı, Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek. Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal. İnsan üstü değildi ATATÜRK, Tam insandı.

http://72.14.221.104/search?q=cache:xRg39h03zuEJ:www.bayar.edu.tr/ataturk/MustafaKemal.pdf+%22wanderbit%22&hl=tr&gl=tr&ct=clnk&cd=18

Atatürk Hakkında Bunları Biliyor muydunuz?

19 Mart 2009 by turkceci
6th August 2006, 12:53
Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu

Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve
48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat
Mustafa Kemal olduğunu

Bir röportajda “Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” diye
sorulur, Atatürk: “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz
üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz”. BM yasasını değiştirir ve ilk davet
edilen ülke biz oluruz

Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi.
Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen
şöyle der: “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek
için neler vermezdim”

Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı : “Bugün milenyumun
hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’ tür. Çünkü o yılın
değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir”

Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı
: “Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına
Mustafa Kemal gibi lider getirir”

Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu
Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var. Ama dünya
tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir
müfrezenin reiseliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üstteğmen Kara Fatma

`Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi
profesörlerinden doktor Kirk Landın`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu
isimle üretilip satıldığını

Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet
bayramında Atina’daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne
geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu

`Mimber` adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk
defa sansür kelimesi geçtiğini

Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği
metni bırakmıştır. Diyor ki: “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa
Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm”

Yıl 2005, Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un
önerisi “Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk’ ü örnek alsın yeter”

ÇOCUĞUNUZA TELEVİZYON BAKMASIN!

18 Mart 2009 by turkceci

1 Kasım’dan itibaren Fransa’da yeni bir dönem başlayacak. Çocuk kanallarında, ‘3 yaş altı çocuklar için TV zararlıdır’ uyarısı çıkacak. Peki Türkiye’de durum ne? Televizyon çocuğunuzun bakıcısı olmaya devam mı edecek?tv

Bilmem hatırlar mısınız? Grup Vitamin’in bir şarkısı vardı: ‘Televizyon altı kanal oldu / Bizim oğlan bir tuhaf oldu / Her gün TV seyretmekten / Rengi sararıp soldu / Bizim soluk benizli oğlan / Düzelmeyecek gibi / Ne zaman reklamlar başlasa tavana vuruyor dibi…’

Şarkı, 1990′larda hayatımıza giren özel kanalları tiye alıyordu. Çünkü alternatif kanalların sayısının artmasıyla insanlar televizyon karşısında daha fazla zaman geçirir olmuştu. Bugünse 100′den fazla özel kanal, uydu ve kablolu TV yayınları sayesinde her eve girdi. Hatta konu ve yaş gruplarına özel tematik kanallar da kendilerine yer açmaya başladı. Grup Vitamin, bu durum karşısında nasıl bir şarkı yazardı bilinmez; ama bir konu var ki masaya yatırılması gerekiyor. O da tematik yayınlar arasındaki çocuk kanallarının hızla yaygınlaşması. Yumurcak TV ile başlayan çocuk kanalları kervanına kısa sürede yenileri eklendi. Bu kanalların izlenme oranları da arttı. Hatta Yumurcak TV reyting sıralamasında 10. basamağa yükseldi. Çocuk kanalları rağbet görünce son olarak TRT de bir kanal kurma kararı aldı. ‘TRT Çocuk’ isimli yeni kanal, 1 Kasım’da yayına başlayacak. Yani çocukları TV başına çekecek bir yol daha açılacak. Peki, çocukların televizyon ile ilişkisi aslında nasıl olmalı? Hangi yaşta kaç saat televizyon seyredilebilir? Televizyonun çocuk psikolojisi ve gelişimine etkileri neler? Ebeveynler bunları yeterince düşünüyor mu?

Geçen ay Fransa’da alınan bir karar çocuk kanalları konusunun ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Söz konusu karar, Türkiye’de gazetelere ‘Fransa’da çocuklara TV yasağı’ başlığı ile yansıdı. Fakat haberlerde, yasağın neyi kapsadığı ve nasıl uygulanacağı konusunda ayrıntı verilmiyordu. Çocukların TV seyretmesine nasıl engel olunacağı, yasağın uygulanıp uygulanmadığının ne şekilde kontrol edileceği gibi sorular kafaları karıştırmıştı. Yoksa her eve TV alarmı mı yerleştirilecekti? Biraz araştırıldığında işin aslı ortaya çıktı: Herhangi bir yasak yoktu. Fransa’nın radyo televizyon üst kurulu CSA (bizdeki RTÜK), 1 Kasım 2008′den itibaren geçerli olmak üzere çocuk kanalları ve programlarının öncesinde ‘3 yaş altındaki çocuklar için TV zararlıdır’ uyarısını koyma zorunluluğu getiriyordu. Bu uyarı, özellikle ulusal yayın yapan çocuk kanalları için geçerliydi. Kararın arkasında ise 16 Nisan’da yapılan bir araştırma vardı. Araştırmayı değerlendiren çocuk psikiyatristleri televizyonun 3 yaş altı çocuklar üzerinde ‘pasifleştirme, dil öğreniminin gecikmesi, ajitasyon, dikkat eksikliği, uyku problemleri ve bağımlılık oluşturma’ gibi olumsuz etkileri olduğunu belirtmişti. Fransız 20 Minutes Gazetesi’nde yer verilen çocuk psikiyatristlerinin konuyla ilgili görüşleri ise çok daha sertti. Uzmanlar, 6-13 aylık çocuklara yönelik programların tamamen yasaklanmasını savunuyorlardı.

Öte yandan 28 ülkede yayın yapan Baby First’ün Avrupa Genel Direktörü Arié Guez, televizyonun toplumun bir parçası olduğunu ve çocukların ondan uzaklaşması hâlinde realiteden de uzaklaşacaklarını savunuyordu. Guez, bununla da kalmıyor, televizyonun interaktif bir kitap olduğunu iddia ediyordu: “Biz çocuklarımıza ‘parkta oynamayın, TV seyredin’ demedik hiçbir zaman. Bu konuda şeffafız. Tabii ki, televizyon anne-babaların yatmadan önce anlattıkları hikâyenin önüne geçemez.” Çocuk Psikanalisti Serge Tiseron ise bu kanalların çocukları pasif bir seyirci konumuna düşürdüğünü, bunun ortadan kalkmasının yolunun da sorumlu ebeveynlerden geçtiğini düşünüyordu. Ayrıca çocukların yakınında bir TV bulundurmanın ‘onların geleceğini riske atmak’ ile eş değer olduğunu ifade ediyordu.

Aslında bu tarz uygulamalar ilk kez Fransa’da ortaya çıkmadı. Daha önce İsveç’te 12 yaşından küçük çocuklara yönelik TV’lerin reklam yayınlaması yasaklanmıştı. Belçika’nın Flaman kesimi ile Yunanistan, çocuklara yönelik reklamların yayın saati ve süresini kontrol altına almıştı. Hollanda ‘bebek’ televizyonunun şifreli yayınlar arasında olmasını kararlaştırmıştı. İspanya ise sadece AB üretimi oyuncakların TV reklamlarına izin veren bir karar almıştı.

Ülkemizde henüz bu konuda atılmış bir adım yok. Ancak uzmanlar meseleye en az Fransa’dakiler kadar hassas yaklaşıyor.

Pedagog Adem Güneş’e göre, bu uygulamaların amacı, çocukların hem ticaret aracı olarak kullanılmasını önlemek hem de reklam şirketlerinin çocuk televizyonlarından uzak durmasını sağlamaktı. Güneş, her ne kadar yasaklardan yana olmasa da Fransa’daki bu uygulamayı destekliyor. Zira o da 0-4 yaş arası çocukların TV seyretmesine tavizsiz karşı çıkıyor. Özellikle 2 yaşından küçük çocukların TV seyretmesini ‘cinayet’ olarak nitelendiriyor. Bu düşünce ilk başta biraz katı gibi görünebilir. Fakat uzmanlar çocukların TV seyretmemeleri konusunda genelde hemfikir.

ÇOCUKLARIN DÜŞMANI: KLİP VE REKLAMLAR

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden çocuk hastalıkları ve nörolojisi uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel’e göre, bebeğin sosyal gelişiminde karşılıklı iletişim, doğru organizasyon için ciddi ehemmiyet arz ediyor. Bebeğin, jest ve mimiklerine karşılık bulabilmesi son derece önemli. Çocuklarda karşılıklı göz kontağı ile yapılacak iletişimin yerine; cansız, jest ve mimiklere cevap vermeyen, üstelik frekansı çok yüksek görüntü akışı (TV) beyin hücre bağlantılarında yanlış organizasyona sebep oluyor.

Pedagog Adem Güneş, 0-2 yaş arası çocukların beynini, ‘yeni dökülmüş ‘beton kalıp’a benzetiyor ve şu uyarıyı yapıyor: “Bu dönemde bu kalıp üzerine düşeceğiniz not ileride katılaşmış bir hayat felsefesi olacaktır.” Güneş, özellikle ‘klip’ ve ‘reklam’ spotlarında birkaç saniye içine sıkıştırılmış aşırı ışık, flaş, ses ve görüntü kirliliğinin çocuğun gelişmekte olan zihnini şaşkına çevirdiğini ifade ediyor.

Milliyet Gazetesi TV eleştirmeni Sina Koloğlu ise televizyonun bağımlılık yaptığını kabul etmekle birlikte, çocuklara sınır konmasını biraz anlamsız buluyor. ‘Bağımlılığı engellemek’le ‘TV gerçeğini kabul etmek’ arasında bir denge kurulması gerektiğini savunuyor. Aksi takdirde, bu tarz engellemelerin, ülkemizde genel TV izleyicisi için bir süredir uygulanan akıllı işaretlerde olduğu gibi çok fazla umursanmayacağını düşünüyor. Zira çocukların, yetişkinlere uygun dizileri, hatta şiddet içeren görüntüleri bile seyretmesine göz yumuluyor.

TELEVİZYON ‘OTİZM’İ TETİKLİYOR

Prof. Dr. Adnan Yüksel televizyonun otizm üzerinde de etkili olduğunu anlatıyor: “Otizmin de içerisinde bulunduğu yaygın gelişimsel bozukluk grubu hastalıklar son 10 yılda 10 kart arttı. Bu süre içerisinde bizim genlerimiz değişmediğine göre, bunun sebebi çevre faktörlerinin değişmesidir. Son 20 yıldaki pratiğime dayanarak iletişimi olmayan veya zayıf olan, konuşması gecikmiş çok sayıdaki çocukta aşırı televizyon seyretme öyküsünün fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bazı olgularda televizyonun yasaklanması sonrası çocukların iletişiminin tekrar başladığı, konuşmanın ilerlediği sık karşılaştığımız bir durum.” Tüm bu bilgiler değerlendirildiğinde Yüksel, çocuğun 3 yaşına kadar televizyon seyretmesinin uygun olmayacağını belirtiyor: “Çocukların bu dönemde sosyalleşmek için bile olsa televizyona ihtiyacı yok. 3-6 yaş çocuklar ise eğitici olmak ve günlük 3 saati geçmemek şartı ile televizyon seyredebilir.”

Sosyal Pediatri Derneği’nin 24 Ocak 2007′de düzenlediği ‘Basın Yayında Çocuk Sağlığı’ sempozyumunda, anne-babaların çocuğa iki yaşından önce TV izletmemesi ve TV’yi âdeta bir ‘bakıcı’ gibi kullanmamaları gerektiği vurgulanmıştı. Pedagog Güneş’in söyledikleri söz konusu uyarının ne kadar yerinde olduğuna dikkat çekiyor aslında: “Aileler, günün yorgunluğunun altında ezilirken, çocuklarını televizyona emanet etmeyi bir kurtuluş olarak görüyor. Öte yandan, kardeşsiz evde yetişen ve küçük bir apartman dairesi içine sıkışmış çocukların bitmeyen isteklerinin anne babaları bunalttığı da bir gerçek. Bu durumda televizyon anne babalar için bir ‘can simidi’ gibi görülüyor. Bir yandan anne babanın ‘hadi git televizyon seyret’ teşviki, diğer yandan programların cazipliği, çocukların televizyon alışkanlığı kazanmasının kısır döngüsünü oluşturuyor.” Adem Güneş, tam da bu noktada Türkiye’de hâlihazırda bir medya pedagogu olmadığını ve üniversitelerde pedagoji bölümünün 1980′den sonra kaldırıldığını da hatırlatıyor.

ÇOCUK KANALLARI NE KADAR GÜVENLİ?

Ebeveynler genelde çocuk kanallarına güven duyuyor. Zira bu kanallarda yayınlanan programların belli bir süzgeçten geçirildiğini düşünüyorlar. D Smart Yabancı Tematik TV Kanalları Genel Yayın Yönetmeni Ebru Eren, D Çocuk’ta şiddet, erotizm, cinsel sapkınlık, argo, küfür barındıran programlar yerine, eğitici yönü olan, çeşitli konularda bilgi edinmeyi sağlayan programlar seçmeye gayret ettiklerini belirtiyor. Hatta sakıncalı bölümleri kestiklerini, gerekirse uzman görüşüne başvurduklarını kaydediyor. Eren, uzmanların aksine programlarının çocuğun gelişimine faydalı olduğunu düşünüyor: “Bazen çocuklar, özellikle de bebekler bir kelebeği, renkleri, şekilleri ilk defa televizyonda görüyor. Doğada bunlarla karşılaştıklarında da daha kolay adapte oluyorlar. Her şeyi ebeveynlerinden sorarak değil, görüp duyarak kendileri keşfediyor. Ebeveynlerin bile bilemeyeceği bilimsel, teknolojik konularda bilgi sahibi oluyorlar.”

Yumurcak TV Genel Yayın Yönetmeni Meryem Akbal ise çocuk kanallarının açılma sebebini ve faydalarını şöyle özetliyor: “Çocukların ilgisini çekecek, onlar için faydalı programlar yapmazsanız onlar da yetişkinler için hazırlanmış, hiçbir filtreden geçirilmemiş yapımları seyretmeye devam edecek. İlköğretimi, liseyi, üniversiteyi aynı çatı altına taşıyalım demek ne kadar doğruysa, çocuklarla yetişkinlerin aynı televizyon kanallarını uzun süre izlemesi de o kadar doğru. Çocuk televizyon kanallarının sayılarının yakın bir gelecekte yetişkin kanalları kadar artacağını düşünüyorum. Hatta çocuk tematik kanallarının dahi olabileceğini düşünmek lazım.”

Her iki kanal yöneticisi, televizyonun kontrolsüz seyredilmesinin olumsuz etkiler doğuracağı konusunda hemfikir. Ebru Eren bu olumsuz etkinin doğru bir seçim ve zaman ayarlamasıyla telafi edilebileceğini düşünürken Meryem Akbal bu noktada biraz ayrılıyor: “Gelişim özellikleri göz önünde bulundurularak hazırlanmış yapımlar bile çocukları az ya da çok olumsuz etkiler. Bunları gidermek için herkesin üzerine düşeni yapması gerekiyor. Yapımcılar nitelikli programlar hazırlamalı. Anne-babalar seçici ve sorumlu davranmalı. Yetkili kurumlar, elbette kamuoyu da bu konuda denetleyici olmalı. Tıp eğitimi almamış birinin doktorluk yapması ne kadar tehlikeli ise iletişim eğitimi olmayan birinin televizyonculuk yapması da izleyici açısından o kadar tehlikelidir. Konu çocuk programcılığı olunca iletişimle birlikte pedagoji de işinizin önemli bir parçası oluyor.”

ÇOCUKLAR POKEMON’DAN NE ÖĞRENECEK?

Pedagog Adem Güneş’in çocukların TV seyretmesiyle ilgili uyarıları önemli. Zira televizyonun tüm olumsuz etkileri göz ardı edilse, hatta eğitici olduğu düşünülse bile bu yaştaki çocuklar ‘öğrenme’ değil ‘taklit’ döneminde oluyor. Çocuk bu dönemde annesi ayakta yürüdüğü için ayağa kalkmaya çalışıyor, babası konuştuğu için onu taklit ediyor. Güneş, “Şimdi soruyorum, televizyonda garip kılıklı bir ‘Pokemon’dan, çocuk hangi hayat gerçeğini taklit edecek? Cansız ve şekilsiz bir figür çocuğun insan olmayı taklit ettiği böyle kritik bir dönemde nasıl olur da onun karşısına konulur?” diyor.

Meryem Akbal da zaten hedef kitlesi 3 yaş üstü olan Yumurcak TV’de çocukların uygulayabileceği, günlük hayatta onlara olumlu katkı yapmasını sağlayacak programlar izlettiklerini belirtiyor. TRT Çocuk da bu sebeple Batman ya da Supermen gibi yabancı figürler yerine yerli kahramanların çizgi filmlerini yapma niyetinde. Fakat Sina Koloğlu, bugünün internet çocuğunun yerli yapım Keloğlan seyretmeyeceğini düşünüyor.

Tüm bunlar göz önüne alındığında anlaşılıyor ki, televizyon programları ne kadar eğitici olursa olsun özellikle 3 yaş altı çocuklar için hem fizyolojik hem de psikolojik olarak zararlı. Ama her evde en az bir televizyon olduğunu ve teknoloji çağında yaşadığımızı düşünürsek çocuk kanallarının konumunu da yadsımamak gerekiyor. Çünkü bu kanallar, bir şekilde TV seyreden çocukları en azından seçilmiş programlarla karşı karşıya bırakıyor. Sorun da zaten çocuk kanallarının varlığından ziyade, ebeveynlerin çocuklarıyla TV arasındaki trafiği kontrol edememelerinden kaynaklanıyor. 3-4 yaşındaki çocuğuyla oturup Kurtlar Vadisi seyreden anne-babalar olduğunu hesap ettiğimizde, durumun vahameti daha iyi ortaya çıkar. Unutulmaması gereken bir husus var: Kumandayı anne-babalar yönlendirmeli, çocuklar değil. Bunu yaparken de son derece seçici ve bilinçli davranmak gerekiyor.

BİLİMSEL ARAŞIRMALARIN ÇARPICI SONUÇLARI

Amerikan Çocuk Hastalıkları Akademisi’nin, 0-3 yaş grubu 2600 çocuk üzerinde 7 yıl boyunca yaptığı araştırmanın sonuçları çok çarpıcı. Buna göre, günlük 3 saat televizyon karşısında oturmak, çocukların zihinsel problem yaşama oranını yüzde 30 oranında artırıyor. Bu tür çocukların karşı karşıya kaldığı zihinsel problemlerin başında, kendi enerjisini kontrol altında tutamaması geliyor. Televizyonlardan alınan aşırı ışık, ses ve hareketlilik çocukların beyninde birtakım yıpranmalar oluşturuyor. Beyin hücrelerinde meydana gelen bu sakatlanmalar neticesinde, çocuklar kendilerini kontrol etmekte zorlanıyor, bir türlü sakin durmayı ve dinlenmeyi beceremiyor, hiç durmak bilmeyen el, kol ve vücut hareketleri ile dikkat çekiyor. Zihnî fonksiyonları zarar gören bu gruba dâhil çocuklar ayrıca, dikkatlerini bir noktada odaklamakta zorlanıyor ve konsantrasyon problemleri yaşıyor.

Amerika’da yapılan diğer bir araştırma da ekrandan yayılan aşırı görsel uyarıların beyinde zarara yol açması ve epilepsi gibi hastalıkların, TV seyretme alışkanlığıyla ilintili olduğunu somut bir şekilde ortaya çıkarıyor. CNN International, Aralık 1997′de 700 epilepsi hastası üzerinde yapılan bir araştırmayı yayımladı. Araştırmanın sonucu dikkat çekiciydi. Gözlem altında tutulan hastalar, izledikleri ‘Pokemon’ isimli çizgi filmde, ‘Pikachu’nun gözlerinin 8 saniye yanıp sönmesinin hemen ardından (20 dakika içinde) epilepsi nöbetine girmişti.

ÇOCUKLARI TV’DEN KORUMAK İÇİN…

Sosyal Pediatri Derneği’nin çocukları TV’nin zararlarından korumak için geliştirdiği bazı öneriler şöyle:

İnternet ve televizyon kanallarının kullanımı konusunda ulusal güvenlik duvarı oluşturulmalı.

Çocuğa iki yaşından önce televizyon izlettirilmemeli ve televizyon bebek bakıcısı olarak kullanılmamalı.

Bebeklerin beyin gelişimi için televizyondan gelen mekanik ve edilgen uyarı yerine, temel bakım veren kişi (anne, bakıcı vs.) çocukla göz teması kurarak konuşmalı, oyunlar oynamalı, şarkı söylemeli ve birlikte kitap okumalı.

Televizyon programları çocuk ya da ergen ile birlikte izlenmeli. İçeriğin olumlu ve olumsuz yönleri birlikte tartışılmalı ve gerçek hayatta olamayacak yönler anlatılmalı.

Anne babalar kendi medya seçimleri ile çocukları için iyi bir örnek olmalı.

Anne ev işleri ile uğraşırken çocuğu televizyon karşısında oyalamaya çalışmamalı, gerektiğinde mutfakta kendisine ufak yardımlar yapmasını istemeli.

Çocuğa bakan kişilerle televizyon izleme süresi ve programlar konusunda fikir birliğine varılmalı.

Çocukların yatak odalarında televizyon ve bilgisayar bulundurulmamalı.

KAYNAK: www.zaman.com.tr

http://www.memorycenter.com.tr/COCUGUNUZA_TELEVIZYON_BAKMASIN_1420.htm