Yavuklanma

1 Kasım 2009 yazan: turkceci

yavuklanma a.Yavuklanmak eylemi.

yavuklanmak (nsz, -e) hlk. Biriyle nişanlanmak: Dayısının oğluna yavuklanmış.

yavuklu a. ve öna. DS

1. Sözlü, nişanlı: “Köylerine dönmekte olan iki er yavukluları için birer maşa aldılar.” -H. Balıkçısı.2. Sevgili. (Türkçe Sözlük,DilDerneği)

yavuklanma



Çocuk Şarkıları

9 Ekim 2009 yazan: turkceci

SU KESİNTİ ÖNLEMLERİ

30 Eylül 2009 yazan: turkceci

Memleket-Mevzuat Dergisi-Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği

(YAYED) Cilt:3 Sayı:25 Temmuz 2007 sayfa:56-58.

SU KESİNTİSİ DURUMUNDA ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER

Doç.Dr. Ömer Faruk TEKBAŞ,

Doç.Dr. Recai OĞUR

GATA Halk Sağlığı AD. Öğr.Üyesi

Topluma temiz ve güvenli su sağlanmasında süreklilik, toplum sağlığını korumada

temel prensiptir. Bu konuda mümkün olan tüm alternatifler değerlendirilmelidir. Çünkü insan

ve toplum sağlığını doğrudan etkileyen etmenler arasında belki de en önemlisi içme ve kullanma

sularının sağlıklı temiz ve yeteri miktarda topluma ulaştırılmasıdır. Bu görev tek başına bir meslek

grubunun ya da bir kurumun sorumluluğuna da bırakılmamalıdır.

Bu çabalarda yerel yönetimlerin, kamu kuruluşlarının olduğu kadar sağlık personelinin de görevi

vardır. Her sağlık personeli su kirliliğinin olası nedenlerini ve sağlık etkilerini bilmeli, verilecek sağlık hizmetlerinde bu etkileri göz önünde bulundurmalıdır. Bunun yanında kamu görevi yapan yerel veya merkezi yönetimin ilgili organları, sağlık personelinin danışmanlığından yararlanarak, sağlık eğitim faaliyetlerine destek olarak, işbirliği içinde sağlıklı, temiz ve yeteri miktarda içme ve kullanma

suyunun topluma ulaştırılması çabalarına katılmalıdır.

Suyun azlığı veya yokluğu; kişisel hijyeni olumsuz yönde etkileyerek kentsel alanlarda

özellikle de okul, kışla, hastane gibi toplu yaşanılan yerlerde bulaşıcı hastalıkların

görülmesine ve salgınların çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle su kesintilerinden mümkün

olduğunca kaçınılmalıdır. Alınan bütün tedbirlere rağmen su kesintisi kaçınılmaz ise; özellikle şehirlerde ve toplu yaşanılan yerlerde daha dikkatli olmalıdır. Su kesintisi uygulanmak zorunda kalındığında alınması gereken önlemler ve dikkat edilmesi gereken hususlar mutlaka bilinmeli ve topluma bildirilmelidir.

Yerel Yönetimler, Birim Amirleri ve Yöneticiler Düzeyinde Bilinmesi ve Uygulanması

Gereken Tedbirler

- Öncelikle su kesintisine gidilmemesi için tüm alternatifler değerlendirilmeli,

zamanında tedbir alınmalıdır. Yerel yönetimler ve ilgili birim yönetimleri güvenli su

kaynaklarını devreye sokmalıdırlar.

- Normalde kişilerin kullandığı sulardaki serbest klor miktarının 0.5 ppm (mg/L) olması

istenmekle birlikte su kesintilerinin yaşandığı yerlerde ve özelikle sıcaklığın yüksek olduğu

yaz aylarında sudaki serbest klor düzeyi 1 ppm olarak ayarlanmalıdır.

- Su kesintilerinin yaşandığı dönemlerde bireyler su temini için kişisel olarak su

depolamaya çalışacaklardır. Bu durumda sağlık açısından kaynağı bilinmeyen kuyu sularını

kullanmak, yıllardır kullanılmayan su depolarını kullanmak vb. riskli olabilecek bireysel

uygulamalar ortaya çıkabilecektir. Bu tür durumlar için yönetim tarafından tedbir alınmalı;

kişilere su temin edebilecekleri güvenli su kaynağı gösterilmeli veya ulaştırılmalıdır.

- Su kesintilerinden rant sağlamaya çalışan kişilere fırsat verilmemelidir. Özellikle

gecekondu bölgeleri ve sosyoekonomik düzeyi düşük yerleşim alanlarında su tankerleri ile

kaynağı bilinmeyen suları satışlara fırsat verilmemelidir. Bu tür durumlarda satışa sunulan

sular, toplum sağlığıyla doğrudan oynamak anlamına geleceği için belediye ve kolluk

güçlerinin denetimi arttırılmalıdır. Denetimsiz, izinsiz ve ruhsatsız su satışlarının ihbar

edilmesi için halka duyurular yapılmalı, ihbar telefon numaraları basın yayın organları ile sık

sık duyurulmalıdır.

- Su kesintisi durumlarında su depolarının önemi daha da artacaktır. Depoların insan ve

diğer canlılara karşı fiziksel güvenliği sağlanmalı, su depoları yılda en az iki kez temizlenmeli  ve dezenfekte edilmelidir.

- Suyun temin edildiği kaynaktan bağımsız olarak depo suları klorlanmalıdır. İdeal

uygulama suyun depodan çıktığı noktada klorlanmasıdır. Su kesintisi uygulanan dönemlerde

sudaki serbest klor düzenli olarak günde en az iki kez takip edilmelidir.

- Kuyu sularının genel olarak kolayca kirlenebileceği ve arıtma – dezenfeksiyon

uygulanmadan kullanımlarının sağlıklı olmayacağı kabul edilmelidir. Bu nedenle kuyu

sularının kullanımı ilk tercih olmamalıdır. Derinden, basınçlı olarak gelen ve jeolojik, fiziksel,

kimyasal ve mikrobiyolojik olarak sağlıklı olduğu gösterilmiş olan artezyen kuyuları

dışındaki yer altı suları doğrudan insanların kullanımına sunulmamalıdır. Diğer sular gibi

kuyu sularının da laboratuar analizleri düzenli olarak yaptırılmalıdır. Kuyu suları da diğer

sular gibi kullanımdan önce klorlanmalıdır.

- Su kesintisi sırasında ana boru içindeki basınç sıfıra düşeceğe için daha ince

borulardaki basınç ana borudan daha fazla olur. Bu nedenle su geriye doğru akacaktır. Bu

durum “geri emilim” (Back syphonage) olarak adlandırılır. Örneğin; çamaşır makinesinin

içindeki su, içine hortum atılmış bir havuz veya küvetteki su, şebekeye geri emilebilir.

Şebekeye giren bu su, kanalizasyon sızıntılarını, tehlikeli elementleri, metalleri ve mikropları

içerebilir. Toplu zehirlenme ve salgınlara neden olabilir. Bu nedenle su kesintisinden sonra

yeniden su verirken yüksek düzeyde en az 2 ppm olacak şekilde yüksek düzeyde klorlama

yapılmalı, devamında da 1 ppm den az olmayacak şekilde klorlamaya devam edilmelidir.

- Su kesintileri döneminde özellikle su şebekesine doğrudan bağlı olan ve şebekeden

otomatik olarak su alan sistemler (çamaşır makinesi, bulaşık makinesi vb.) şebekeye atık su

verebilmektedir. Bu nedenle su kesintisi döneminde bu tür cihazların şebekeden su aldıkları

vanalar kapatılmalı veya şebekeyle cihazın irtibatı kesilmelidir.

- Tüm su borularında zaman içerisinde gözle fark edilemeyecek çok küçük delikler

oluşabilmektedir. Bu delikler çok küçük olmakla birlikte borunun çevresindeki kanalizasyon

sızıntılarını, tehlikeli elementleri, metalleri ve mikropları geçirebilecek büyüklüktedir.

Şebekedeki su borularında su bulunmadığı zamanlarda boru içinde negatif basınç oluşarak bu

deliklerden boru içerisine sağlık açısından tehlikeli olabilecek maddelerin geçmesine neden

olabilir. Bu nedenle ilgili teknik personel tarafından birlik/kurum içerisindeki su şebekesi

sistemi düzenli olarak takip ve kontrol edilmeli, özellikle nedeni açıklanamayan su kayıpları

tespit edildiğinde şebekede yenileme çalışmalarının yapılması gerektiği üzerinde durulmalıdır.

- Su kesintilerinde kişiler damacana veya benzeri suları daha çok satın almaya

yöneleceklerinden ve satın alacakları miktar artacağından ucuz fiyatlı sulara veya kontrol

dışındaki su kaynaklarına yönelebilirler. Bu tür durumlarda satışa sunulan sular düzenli olarak kontrol edilmeli, analizleri gerçekleştirilmeli ve kişilerin kontrolsüz ve güvensiz su

kaynaklarına ulaşması engellenmelidir.

Bireyler Tarafından Bilinmesi ve Uygulanması Gereken Tedbirler:

- Su kesintilerinin yaşandığı dönemlerde kişiler tarafından sıklıkla aşırı miktarda su

depolanmakta ve depolanan suların bir kısmı kullanılmadan önce uzun süre beklemektedir.

Uzun süre bekleyen sularda zaman içerisinde mikrop sayısı önemli derecede artacağından

ihtiyaç fazlası su depolamak uygun değildir. Bu durumda sular geldiğinde öncelikle

depolanmış suyu tüketip yeniden taze su depolanmalıdır.

- Yukarda da anlatıldığı gibi su kesintisi sırasında ana boru içindeki basınç sıfıra

düşeceğe için daha ince borulardaki basınç ana borudan daha fazla olur. Bu nedenle su geriye

doğru akacaktır (geri emilim). Toplu zehirlenme ve salgınlara neden olabilen pis sular su

şebekesine girebilir. Bu nedenle su kesintisinden sonra sular yeniden geldiğinde 3-5 dakika ilk gelen su içilmemeli (Ancak boşa akıtıp israf etmemeli ilk gelen suyu tuvalet temizliği vb

işlerde kullanmalıdır)

- Yaptığımız incelemelerde evlerde damacanalardan su almak için kullanılan

pompaların, kullanılmaya başladıktan kısa süre sonra kendilerinin kirletici hale geldiği ve bu

pompalar aracılığı ile alınan suların mikrobiyolojik olarak ileri derecede kirli olduğu tespit

edilmiştir. Bu nedenle bu tür pompalar mutlaka kullanılacaksa düzenli aralıklarda %1’lik

klorlu su içerisinde bekletilmesi ve içerisinden %1’lik klor solüsyonu geçirilmesi

gerekmektedir. Temizleme süresi damacana değiştirme zamanlarında olmalıdır.

%1’lik klor solüsyonu hazırlanması çok kolaydır: 1 bardak çamaşır suyunun üzerine 9

bardak normal su konularak kolayca hazırlanır. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta

kullanılan çamaşır suyu herhangi bir katkı maddesi içermemesi ve %10 aktif klor (sodyum

hipoklorit) içermesidir.

- Kişisel olarak kullanmak üzere % 1’lik klor solüsyonu yerine klor tabletleri

(üzerlerinde yazan dozajlama talimatına göre) de kullanılabilir.

- Ev içi küçük depolar (100 – 500 litre vb) su depolamak için uygun değildir. Bu tür

depolar hangi maddeden üretilmiş olursa olsun zamanla iç yüzeylerinde mikroorganizma, alg

ve yosunlar veya bunları içeren tabakalar meydana gelecektir. Büyük çaplı depolar gibi

kolayca temizlenemeyeceklerinden bir süre sonra bu depolar kirlilik kaynağı haline gelecektir.

- Su kesintilerinin yaşandığı dönemlerde boş borularda negatif basınç meydana

gelebilmekte ve borunun çevresindeki kirlilikler suya karışabilmektedir. Bu nedenle özellikle

bu dönemlerde içme amacıyla kullanılacak sular kaynatılarak kullanılmalıdır. Suların

kaynamaya başladıktan sonra ortalama olarak 1 dakika daha ocakta bekletilmesi yeterlidir. Bu

işlem insan için tehlikeli olabilecek mikroorganizmaların hemen hepsinin ölmesine neden

olacaktır.

- Kaynatılmış suyun içerisindeki gazlar uzaklaşacağından tadında bir bozulma meydana

gelir. Kaynamış suların tadındaki burukluğu gidermek için kaynatılan su kaptan kaba

aktarılarak havalandırılmalıdır. Kaynatılmış su doğrudan güneş ışığı görmeyen bir ortamda ve

ağzı kapalı olarak en az 24 saat güvenle kullanılabilir.

- İçme ve kullanma suları doğrudan güneş ışığına maruz kalmamalıdır. Güneş ışınları

birçok mikroorganizmanın ölmesine neden olurken, sudaki diğer bir çok mini canlının da

üremesinin artmasına ve suda bazı tehlikeli kimyasalların oluşmasına neden olabilmektedir.

- Suları soğuk ortamda saklamak ve hatta buz haline getirmek mikroorganizmaları

öldürmez, sadece üremelerini engeller. Bu nedenle buzdolabında bekletilen sularda da

hastalık riski olabilir.

- Klor toplumsal olarak kullanılan suların dezenfeksiyonu için bilinen en ideal ve

güvenilir yöntemdir. Ancak bireysel kullanım sırasında dikkatli olunmalı ve mutlaka %1’lik

klor solüsyonu kullanılmalıdır. İçme sularının bir litresine %1’lik klor solüsyonundan 10-12

damla ilave edilmesi genel olarak uygun klor dozuna ulaşılmasını sağlamaktadır. Sebze ve

meyvelerin yıkanmasında kullanılacak klorlu yıkama suyu için de 1 litre suya 20-25 damla

yeterli olacaktır. Sebze ve meyvelerin genelde 30-35 dakika bu suda bekletilmesi uygun

olacaktır.

- Damacana veya diğer ambalajlanmış suların tamamının güvenli olmayacağı dikkate

alınmalı, su seçimine özen gösterilmelidir.

- Kontrolsüz ve denetimsiz su kaynaklarından su temin edilmemelidir (ruhsatsız su

dağıtım tankerleri, kaynağı bilinmeyen damacana suları, ruhsatsız doğal sular vb.).

- Gazlı içecekler veya meyve suları, suyun yerini tutamaz. Bu nedenle su kesintilerinin

yaşandığı dönemlerde de susuzluğunuzu su ile gidermeye çalışmalısınız. Su dışında bir içecek  tüketilmek istendiğinde sıcak içecekler öncelikli olarak tercih edilmelidir.

http://www.hasuder.org/yayed/Su%20kesintisi%20durumunda%20alnacak%20onlemler.pdf

Bizimkiler Kapanıyor Suud Açılıyor

26 Eylül 2009 yazan: turkceci


GÜNCEL

CÜNEYT ARCAYÜREK

Bizimkiler Kapanıyor Suud Açılıyor

Şaşırtıcı olaylar izleniyor.

Suudi Arabistan görkemli bir törenle en güçlü bilgisayarlara ve bilim adamlarına sahip bir üniversite açıyor.

Şeriatın katı kurallarının uygulandığı bir ülkede öyle bir üniversite ki, kampusta-birlikte-serbestçe dolaşabilecekleri, kız ve erkek öğrencilerin aynı sınıfta öğrenim görebilecekleribir üniversite.

Üstelik kız öğrenciler geleneksel Suudi giysisi giymek zorunda değiller. Üstüne üstlük kadınların otomobil kullanmalarının yasak olduğu bir ülkede, kız öğrencilerin araba kullanmaları serbest!

Arap ülkesindeki bu şaşırtıcı gelişmenin devrim niteliğindeolduğu ve yakın bir gelecekte üniversitedeki uygulamaların dışarıyataşması olasılığından söz ediliyor.

Katı İslami kurallarla yönetilen ülkedeki açılış törenine Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen Çankaya’daki AKP’li ile ağabeyi”, yukarı çıkmasına Nihayet Köşkte dindar bir cumhurbaşkanı göreceğizdiye tam gaz destek verdiği yazılıp söylenen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da katıldı…

Tezada bakınız:

Suudi Arabistan gibi krallıkla yönetilen ülkede, bir üniversitede de olsa kadınlara çağdaş özgürlükleri kullanma olanağı tanınır, kimi yasakları kaldırma yolu açılırken…

Kadınlara toplum içinde erkeğe eşit haklar tanımakla övünen demokrasiyle yönetilen laik, sosyal hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni…

…cumhurbaşkanı ile hükümetinin başbakan yardımcısı…

…türbanlı, baştan aşağı kapanmış eşleriyle temsil ediyorlar.

***

Suudi Arabistan’da sergilenen halimize ağlayalım mı, gülelim mi?

Ama hâlâ laikliği çerçeveleyip dolaba kaldırmaya çalışanların var olduğu ülkemizde, bu manzaralar sindirilebiliniyor.

AKP’ye hazırladığı anayasa tasarısıyla ünlenen Ergun Özbudun adındaki profesör; Türkiye’de dayatmacı laiklikolduğunu söylüyor ve… AKP’yi pasif laiklikizlediği için övüyor.

Laikliğin içini boşaltan bir iktidar ve Özbudun’lar dünyasında, Suud açılırken kapanan Türkiye’yi eleştirmek kimin haddine?

Başta Müslümanlık cinneti geçiren, bir yazarı küçük bir kıza edep dışı davranışlardan hüküm giyen dinci varakpare Vakit gibi gazete ve gazeteler…

…Çankaya’daki AKP’li ile ağabeyi Arınç’ın, kapalı eşleriyle Suudi’lere ders verdiğini yazar, savunursa elbette şaşırmayacaksınız.

***

Burası Türkiye; şaşırtıcı olayların ardı arkası kesilir mi?

Dün Güncel’de Başbakan Beyefendi’nin açılımı Kürt sorunundan çıkararak Ermenistan’la ilişkilere, Alevilerin çalıştayına kadar birçok sorunu içeren bir girişim olarak tanımlamaya başladığına değindik.

New York sokaklarında yürürken gazetecilere yaptığı açıklamada doğruladı:

“…Demokratik açılım deyince sadece Güneydoğu Bölgesi değil, ülkemizin tüm insanlarının sorunlarına hitap ediyoruz

Bununla ekonomik, dış politika, Alevi vatandaşlarımızın, ne olursa olsun tüm halkımızın sorunlarını bu ülkenin adına sonlandırmaya gayret ediyoruz…” dedi.

Deniz Baykal eğer lütfedip görüşme teklifini kabul ederse”… kendisine bu konuda (herhalde demokratik açılıma dahil ettiği son konularda) her şeyiaçık yüreklilikle anlatacağını da söylüyor.

Açılım dosyası giderek kabarıyor.

Baykal açılımın aldığı bu yeni biçime ne der bilemeyiz ama… bize kalırsa:

RTE öyle genişletiyor ki açılımı: Hemen her geçen gün biraz daha sulandırıyor!

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu http://erdem43.blogcu.com/bizimkiler-kapaniyor-suud-aciliyor-cuneyt-arcayurek_51861961.htmlin

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

Ölümsüz Denizanası

22 Eylül 2009 yazan: turkceci

Evet evet başlığı yanlış okumadınız

Turritopsis nutricula

Resim Küçültüldü. Resmin Orjinalini Görmek İçin Tıklayınız. Orjinal Dosya 975×675 pikseldir

Bu denizanası sadece 5 mm boyutunda ama yapılan araştırmalar onun ölümsüz olduğunu ortaya çıkardı.
Eğer dışarıdan bir etki olmazsa (yani bi başka canlı gelip yemezse) bu canlı ölmüyor.

Yetişkinlik döneminin sonuna geldiğinde artık üreyemeyecek yaşlılığa ulaştığında genetik olarak bir değişim geçiriyor hücreleri kendini yeniliyor ve ergenlik dönemi öncesine geri dönüyor.

E elbette bilimadamları bu değişimi nasıl yaptığını hücrelerin kendini nasıl gençleştirdiğini bulmaya çalışıyorlar

Belli mi olur bir gün belki de bulurlar ha… ne dersiniz

KaRaaNKa isimli Üye şimdilik offline konumundadırhttp://www.forumgercek.com/showthread.php?t=44772 Alıntı ile Cevapla

Ekmek Tüketimi

17 Eylül 2009 yazan: turkceci
Sağlık Bakanlığı, tam buğday unundan yapılmış ekmek tüketiminin insan sağlığı için büyük önemi olduğunu bildirdi.
Türkiye’de en çok tüketilen ekmeğin sağlık açısından çok önemli olduğunu belirten Sağlık Bakanlığı, günlük enerjinin yüzde 44’ünün ekmekten sağlandığını açıkladı. Kişi başına günde 400 450 gram ekmek tüketilen Türkiye’de ekmeğin tüm besleyici özelliklerinden faydalanılması gerektiğini kaydeden Sağlık Bakanlığı, bu konuda bazı uyarıcı açıklamalarda bulundu. Bakanlığa ait internet sitesi aracılığıyla yapılan açıklamada, ekmeğin besin öğeleri içeriğinin buğdayın saflaştırılma durumuna göre değişkenlik

gösterdiği, besleyici değeri oldukça yüksek olan buğdayın öğütülme sırasında kepek ve öz kısmının ayrılmasının birçok besin öğesinde önemli kayıplara neden olduğu kaydedildi.

Özellikle düşük randımanlı unlardan yapılan ekmeklerde bu oranın daha da arttığını ifade eden Bakanlık açıklamasında, yapılan çalışmalarda tam buğday unu kullanılan ekmeğin kalsiyum içeriğinde yüzde117, çinkoda yüzde100, demirde yüzde 300, magnezyumda yüzde115, B1’de yüzde 45 55 ve B2’de yüzde100, B6’da yüzde110 195 ve niasinde yüzde 45 55 oranında artış gözlendiğinin belirlendiğini bildirdi.

Ekmeğin düşük randımanlı unlardan yapılmasının birçok beslenme ve sağlık sorununa zemin oluşturduğunu kaydeden Sağlık Bakanlığı açıklamasında, “Bu, özellikle vitamin ve mineral yetersizliğinin daha sık görüldüğü ve ekmek tüketiminin fazla olduğu sosyoekonomik gruplarda daha da önemlidir. Bunun yanında tarımsal üretimimizin ana maddesi buğdaydır ve tarımsal topraklarımızın büyük bölümünde buğday üretimi yapılmaktadır. Ülkelerin tarım ekonomilerinde stratejik önemi olduğu göz önünde tutulduğunda buğdayın

en ekonomik şekilde kullanılması gerektiği göz önünde tutulmalıdır” denildi.

Açıklamada tam buğday unundan yapılan ekmeğin sağlık açısından faydalarını da sıralayan Sağlık Bakanlığı açıklamasında şunlar ifade edildi:

“Tam buğday unundan yapılan ekmeğin; içerdiği biyoaktif bileşenler nedeni ile besleyici değeri daha yüksektir.

Bazı B grubu vitaminler, mineraller ve posa için iyi bir kaynaktır. Barsak fonksiyonlarının düzenlenmesinde, kan lipitlerinin kontrolünde, diyabette kan şekerinin kontrolünde önemli katkılar sağlamaktadır.

Daha az enerji verirken daha fazla tokluk sağlarlar, böylece günlük alınan enerji miktarını ve obezite oluşma riskini azaltırlar.

Bazı kanser türleri, kalp damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve diyabet gibi kronik hastalıkların riskini azaltmaya yardımcıdır.

Lif içeriklerinden dolayı kan şekeri dalgalanmalarını ve insülin düzeylerindeki yükselmeyi önleyerek, açlık duygusunun azalmasında etkili olabilmektedir.

Ayrıca tam tahıl ürünleriyle alınan magnezyum glikoz kullanımını olumlu yönde etkilemekte, bunlarda bulunan E vitamini ve diğer antioksidanlar metabolik sendromun önlenmesine katkıda bulunmaktadırlar.

Tüm bu nedenler ve sağlık yararları göz önünde tutulduğunda alışveriş yaparken tam tahıl ürünlerinin tercih edilmesi ve tam tahıl ürünlerinin her gün hatta her öğün de tüketilmesi ve tam buğday unundan yapılmış olan ekmeklerin tüketilmesi önerilmektedir.”

ODTÜ’de kök hücreden yapay kemik

11 Eylül 2009 yazan: turkceci
ODTÜ’lü biyomateryal araştırmacıları, zarar görmüş kemik ve kıkırdak dokuların kök hücre ile tedavi edilmesine imkan tanıyan Avrupa Birliği (AB) destekli projelerinde önemli ilerleme kaydettiler.

Yeni yöntemde, zarar görmüş kemik ve kıkırdak dokuların hemen yanındaki sağlıklı dokulardan alınan kök hücreler laboratuvar ortamında çoğaltılarak dokuya naklediliyor. Kadavra ya da deniz kabuklularının kullanıldığı tedavilerdeki hijyen risklerini yok edeceği belirtilen yöntemde, tedavinin kök hücre kaynaklı olması nedeniyle vücudun bu yapıları reddetmesi mümkün görünmüyor.

AA muhabirine bilgi veren ODTÜ Biyolojik Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vasıf Hasırcı, AB 6. Çerçeve Programı kapsamında 3 yıl önce başlatılan ”EXPERTISSUES-Kemik ve Kıkırdak Doku Mühendisliği Mükemmeliyet Merkezleri Ağı” Projesi ile ikinci nesil biyomimetik doku mühendisliği iskeleleri kullanarak laboratuvarda kemik ve kıkırdak üretiminde yeni yaklaşımlar oluşturmanın hedeflendiğini söyledi.

Projede AB’ye üye 13 ülkeden 20 araştırmacının yer aldığını, projenin 7.3 milyon avro bütçesinin olduğunu belirten Hasırcı, proje ile kemik ve kıkırdak doku mühendisliği konusunda Avrupa’daki araştırmaların dağınıklığını önlemek, Avrupa’nın diğer önder araştırma merkezlerini ve buna paralel çalışan endüstriyel kurumları bir multi-disipliner konsorsiyum içinde bir araya getirmenin amaçlandığını kaydetti.

Projede özellikle ABD ve Japonya’yla yarışabilmek için biyoteknoloji alanında çalışmalar yürütüldüğünü anlatan Hasırcı, projede alınan sonuçlarla Avrupa’da ve dünyada insan yaşam kalitesini yükseltmede önemli aşamalar kaydedileceğini söyledi.

Projenin yürütücüsünün Portekiz’den olduğunu bildiren Hasırcı, ”Bu projede yer almamız kemik ve kıkırdak doku mühendisliği konusunda Avrupa’daki 20 mükemmeliyet merkezinden biri olduğumuzu gösteriyor. Projenin ODTÜ’lü ortakları olarak epey yol aldık” dedi.

Proje kapsamında, hedef dokular olan kemik ve kıkırdağın doku mühendisliğine yönelik yeni iskele biçim ve malzemelerini, yeni büyüme faktörlerini, yeni kontrollü salım sistemlerini ve yeni hayvan deney modellerinin geliştirilmesinin öngörüldüğünü anlatan Hasırcı, çalışmaları sonunda sanayide de kullanılabilecek en uygun özelliklere sahip yapay kıkırdak ve kemik dokuların elde edilmesi için önemli aşamalar katettiklerini bildirdi.

-”KADAVRADAN KEMİK ALIMINA SON”-

Vücuttaki eksik ya da zarar görmüş bir dokunun tedavisinde hastalık nedeniyle oluşan boşluğu doldurmak için ”bir kadavradan kemik transferi” gibi çözümlerin kullanıldığını anlatan Hasırcı, çalışmalarının getirdiği yeniliklerle ilgili şu bilgileri verdi:

”Kadavradan kemik alınması sevimsiz, kısıtlı ve hijyenik sorunları olan bir konu. Kemikteki eksikliklerin doldurulması için bir başka çözüm ise deniz kabuklularından gelen minerallerin kullanılması. Bu uygulamada da yine hijyenik koşulların yarattığı risk ve vücudun bu yapıları reddetmesi sorunu bulunuyor. Uygulamalardaki bu sorunların önüne geçilmesi için laboratuvarda üretilmiş sentetik ya da doğal polimerleri kullanıyoruz. Çalışmada özel tür mikroplar tarafından üretilen polimer türlerini hücrelerin çoğalmasına uygun çok gözenekli bir konuma getiriyoruz. Hastaya uygulanacağı zaman zarar görmüş dokunun hemen yanındaki sağlıklı dokudan bir parçanın alınması, bunun laboratuvarda çoğaltması ve bu parçaların hazırladığımız yapılara aktarılması gerekiyor. Biz şu anda bu aşamaya hayvan hücreleriyle yapıyoruz. Projenin bundan sonraki aşamasında ise bu yolla elde edilen dokuların hastaya geri döndürülmesini hedefliyoruz.”

-”VÜCUT REDDETMİYOR, TAŞIYICI ÇIKARILMIYOR”-

Tedavide hastanın kendi dokusunun kullanılmasının pek çok avantajının bulunduğunu ifade eden Hasırcı, şunları kaydetti:

”Bu yaklaşımın önemli bir avantajı, insanın kendi hücresi kullanıldığı ve temelde kök hücre kaynaklı olabildiği için vücudun bu yapıları reddetmesi pek mümkün olmuyor. Yabancı madde olarak kullandığımız taşıyıcı, yani polimer vücutta eridiğinden bir daha çıkarılması gerekmiyor. Ayrıca, hastada bazı damar oluşumlarına destek verildiği için iyileşme süreci de kısalıyor.”

Yurt dışında kıkırdak üretimi için çeşitli çalışmaların ve uygulamaların yapıldığını, Türkiye’de de araştırma gruplarının bu yönde projeler ürettiğini anlatan Hasırcı, şöyle devam etti:

”Şu andaki çalışmalarda, bu taşıyıcı malzemeler ithal ediliyor. Hücreler ise normal çoğaltma yöntemiyle üretilerek sağlanıyor. Bizim çalışmalarımızda ise aşamaların tümünü kendimiz üretebiliyor ve bu nedenle de kontrol edebiliyoruz. Onun dışında da bunları başka şekillere sokarak süreci kısaltıyoruz ve daha uygun malzemeler elde ediyoruz. Kıkırdak ve kemik dokuları aynı malzemeyle yapılamaz. Biz, her birine özgü özellikler taşıyan farklı taşıyıcıları üretebiliyoruz. Uzmanlığımız bu yönde. Kemik ve kıkırdak dışında kalp, sinir, damar, yapay deri ve kornea üzerinde de çalışıyoruz.”

-”ÜRÜN İÇİN HER ŞEY HAZIR”-

Projelerinde BIOMAT grubu olarak 3 patent, 200′den fazla uluslararası bilimsel makale ve 4 kitap yayınladıklarını anlatan Hasırcı, gruptaki araştırmacıların dünyanın en bilinen biyomateryal dergilerinde 5 editörler kurulu üyeliğine ve ayrıca Avrupa Nanotıp Teknoloji Platformu üyeliğine seçildiklerini kaydetti.

Projenin Türk araştırmacıları olarak önemli aşamalar kaydettiklerini ifade eden Prof. Dr. Vasıf Hasırcı, ”Biz şu anda hemen bu çalışmaları uygulamalara dökebiliriz. Ancak çalışmada bir şirketleşme sürecinin yaşanması gerekiyor. Bunun ürün haline getirilmesi için her şey hazır. Kemik ve kıkırdak dışında menüsküs hastalığının tedavisi gibi bir çalışma da istenirse bunun üzerinde de çalışabiliriz, başka bir doku istenirse onu da yapmamız mümkün” diye konuştu

54321

http://www.malatyasaglik.gov.tr/eski/haber_detay.asp?haberID=124

OpenDNS nedir, nasıl kullanılır, neden kullanılmalıdır?

7 Eylül 2009 yazan: turkceci

Öncelikle müjdeyi vereyim ki sistemin önemi anlaşılsın: OpenDNS, muhteşem (!) adli sistemimizin erişimine engel koyduğu sitelere (Şu anki en önemlileri: WordPress ve YouTube) hız kaybı olmaksızın ve en fazla 1 buçuk dakikalık bir işlemle ulaşmanızı sağlar.

‘HALÎFE-İ MÜSLİMİN’ KIZLARI

21 Ağustos 2009 yazan: turkceci

‘HALÎFE-İ MÜSLİMİN’ KIZLARI…-Özgen ACAR-21.8.2007

Başbakan Recep Tayyip ErdoğanÖrnek alacaksan Atatürk ‘ün eşi nasıl giyiniyor, ona bakarsın… O da size ders olur” diyor. Laik bir devlet olmayan Osmanlılara göz atalım.

Bilindiği üzere, Hz. Muhammet ‘in ölümünden sonra yerine geçen kişilere “halife” denilmiştir. Yavuz Sultan Selim ‘in halifeliği İstanbul’a getirmesinden sonra Osmanlı imparatorları da “sultan” ve “halife” unvanlarını birlikte kullanmışlardır. Bir başka deyişle, sultanlar aynı zamanda “halîfe-i müslimin (Müslümanların halifesi)” olmuşlardır.

Resimdeki Osmanlı İmparatoru ve “halîfe-i müslimin” 2. Mahmut ‘un kızı, divanı ile ünlü şair Adile Sultan ‘daki başörtüsü mü türban mı?

Ya da imparator ve “halîfe-i müslimin” , Abdülmecit ‘in kızları Fatma ve Refia sultanlar da saçlarını başlarını açarak günah mı işlemişlerdi?

Yoksa kızlarının resimlerini yapan, ressam son halife Abdülmecit, kızı Dürrüşehvar ile fotoğraf çektirirken günaha girmiş miydi?

Başbakan’a göre, son halifenin torunu Neslişah da dini bütün Müslüman sayılmazdı! Şimdi söyleyin bakalım! Erdoğan, Müslümanların halifelerinden daha mı Müslüman?

Gül, Çankaya’da Fes Giymeli!

Basına göre Abdullah Gül ile -27 yıl önce bugün- evlendiği Hayrünnisa Özyurt ‘un aralarında 15 yaş varmış. Eşi 15 yaşında, daha “safi sübyan” mış (çocuk). Yaş farkına bir şey demeye hakkımız yok. Mustafa Kemal de daha cumhuriyeti kurmadan önce 20 Ocak 1923′te İzmir’de Latife Hanım ‘la evlendiğinde aralarındaki yaş farkı 17 imiş. Mustafa 42, Latife 25… Uşaklıgil ailesinin damat Mustafa ile çekilmiş aile resmine bakınız, hangisinde türban var?

14 Mart 1923 tarihli New York Times gazetesinden bir başlık: “Bayan Kemal’in giysileri bir reform çağrısı” .

17 Mart 1923 tarihli London Illustrated News dergisinde Mustafa Kemal ile omzu-başı açık Latife’nin bir resmi. “Türk kadını için özgürlük simgesi Kemal’in peçesiz eşi” .

Le Temps gazetesindeki başlık: “Gazi genç eşini yüzü açık, çizmeleriyle asker denetlemelere, lokantalara götürmekten çekinmiyor” .

Bir alıntı da az bilinen bir mektuplaşmadan yapalım. Mete Tunçay, “Toplumsal Tarih” dergisinin Mart 2003 tarihli sayısında ilginç bir mektuplaşmayı Türkçeleştiriyor:

Ankara’daki Sovyetler Birliği Büyükelçisi Suritz, Bay Kamenava ‘nın eşi olan Lev Troçki ‘nin kız kardeşine gönderdiği mektupta Latife Hanım’ın kadın özgürlük girişimlerini aktarıyor, kendisine bu alanda yardımcı olmasını rica ediyor. Bayan Kamenava 16 Mayıs 1924′te Latife Hanım’a gönderdiği mektupta özetle şöyle yazıyor:

“… SSCB’nin kamusal ve toplumsal yaşamı kadınlarla erkeklerin bütün hak ve yükümlülüklerinde mutlak eşitliği ilkesine göre kurulmuş olduğu için bizde genel olarak kadın sorunu mevcut değildir. Kadınlar erkeklerle eşit olarak ülkemizdeki devlet görevlerine, serbest mesleklere, siyasal ve toplumsal işlere katılmaktadırlar.

Devrim, Rusya’da çarlık rejiminin sürekli olarak (erkeklere) uyrukluk konumunda tuttuğu kadınları, yaşamın önlerine koyduğu ödevleri yerine getirme bakımından pek hazırlıksız bulmuştu. Bu nedenle, Sovyet hükümeti bütün varoluşu süresince, özellikle nüfusun geri olduğu ve Çarlık yönetimince baskı altında tutulan (Tatar, Türkmen, Votiaki, Gürcü, Ermeni Oset vb.) ulusal azınlık yörelerinde kadınların eğitimine ve kültürel çalışmalara katılmalarına büyük önem verdi…”

Latife Hanım’ın yanıtından bazı alıntılar:

“…. Bizim devrimimiz yalnız siyasal değil, aynı zamanda toplumsal niteliktedir. Kadınların özgürleşmesinin gelişimi için onların kültür düzeylerinin yükselmesini birinci ödev olarak üstlenmiştir. Bu amaç, bizim dünya kadınlar hareketini ilgilendiren her şeyle yakından ilgilenmemizi zorunlu kılıyor. Şimdi siz de, benimle birlikte Türk kadınlarının en iyi temsilcilerinin, çeşitli ülkelerdeki hemcinslerimizin manevi ve maddi yaşam koşullarını niçin merak ettiklerini anlayacaksınız…”

“….Evlilikte de, artık kocalarının köleleri değiller; onlara eşit hak ve ödevlerde eşlik ediyorlar. Aile ve özel yaşam alanında sağlanan ilerleme, bize en yakın gelecekte ülkenin siyasal yaşamına katılacaklarını umduruyor.”

Bütün bunların 1925′teki şapka yasası ile 1934-35 kıyafet yasalarının kabulünden önce olduklarını anımsayalım. Geçen yazımızdaki, Latife Hanım’ın başı kapalı resimlerinin kış günü çekildiğini gösteren bir başka resmine daha yer verelim. Eşi ile birlikte kürk yakalı paltolar içinde sıkıca giyindiklerini, hatta arkada askerler arasında fesli bir insanı da görebilirsiniz.

Emine Erdoğan ‘ın ve Hayrünnisa Hanım’ın gençlik resimlerine bakınca, bırakın Atatürk’ü, Latife Hanım yaşasaydı acaba “kölelik” konusunda “umduğumu buldum” , diyebilir miydi?

Başbakan’ın demagogluğuna örnekleri sıraladık. Yunanca “demos (halk)” kökeninden gelen “demagog (halk avcısı)” Başbakan’ın aynaya bakıp utanacağını sanmıyoruz. Çünkü bunu, o her zaman yapıyor. Oldu olacak, üstelik “Cumhuriyet Bayramı” günü 29 Ekim 1950′de doğan “Cumhuriyet çocuğu” Gül’ün Köşk’te fes giymesini önersin de tam olsun bari…

Düzeltme:

Okurlarımızdan, iki konuda, dikkatsizliğimden ötürü özür dilerim.

Birincisi, 14 Ağustos’ta Yunan bankaları ile ilgili yazımızda “Alıcı Alpha Bank, yüzde 94′üne 242.3 milyar ödeyecekti” cümlesindeki “milyar” sözcüğü “milyon” olacaktı. İkincisi ise geçen son yazımızda “Daha TBMM açılmadan, AKP milletvekili anayasa profesörü Zafer Üskül, yapılacak değişiklikle Atatürk devrimleri ile ilgili sözlerin anayasadan çıkarılacağını yumurtlamadı mı?” cümlesi vardı. “Anayasa profesörü” sözcüklerinden önce olması gereken “sözde” sözcüğünü tırnak içinde “italik” harflerle dizmek isterken, bilgisayarın yanlış tuşuna basınca, “sözde” sözcüğü uzayda yitip gitmiş. Anayasa profesörlüğü kim, anayasanın püsküllü belası Üskül kim?

Elmek: oacar@superonline.com

Cumhuriyet öncesi

13 Ağustos 2009 yazan: turkceci
Cumhuriyet öncesi
16 Mayıs Ulusal Hukuk ve Tavır dergisinin, Cumhuriyetin 86. yılı dolayısıyla düzenlediği etkinliklerin ilki dün Ulus’ta 1. Meclis binasında yapıldı. Konferansın konusu, “86. Yılında Cumhuriyetin Neresindeyiz?”, konuşmacısı “Şu Çılgın Türkler”in yazarı Turgut Özakman’dı. Özakman bugün Cumhuriyetin neresinde olduğumuza gelmeden, Cumhuriyetin hemen öncesi genel durumumuza ilişkin kimi örnekler verdi. İşte, “Bizim kadar tarihine saygısız ve ondan bihaber… Bizim kadar tarihini küçük görüp aşağılayan bir millet daha yoktur dünyada. Cumhuriyeti küçümseyip Cumhuriyet öncesi dönemi yüceltmeye çalışmak cehalet değilse ihanettir” diyen Özakman’ın verdiği örneklerden bazıları.
- Cumhuriyet öncesi bugünkü Türkiye topraklarında 42 bin köy vardı, hiçbirinde okul ve öğretmen yoktu.
- Okur yazar oranı erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4 idi.
- Tüm Osmanlı İmparatorluğu’nda okuyan kız öğrenci sayısı 500, lisede okuyan kız öğrenci sayısı 250 idi.
- Her dört kişiden biri trahomdu. Frengi ve verem son derece yaygındı. En zengin çocukları bile patır patır veremden ölüyordu.
- Kişi başına milli gelir 4 lira, devletin kişi başına yaptığı yıllık kamu harcaması sadece 50 kuruştu.
- Açlık ve yoksulluktan Türk insanının fizik yapısı ufalmış, cılızlaşmıştı. O kadar ki, 1. Dünya Savaşı’nın sonunda genç ya da yaşlı olmalarına bakmaksızın 45 kilo gelebilenler askere alınıyordu.
- 3 bin 800 kilometre demiryolu vardı ama bir metresi bile bize ait değildi. Edirne – İstanbul demiryolunu Fransızlar işletiyordu. Kullanmamıza izin vermedikleri için Balkan Savaşı’nda yaralanan pek çok askerimizi İstanbul’a nakledemediğimizden kaybettik.
- Bırakın iktisatçı ve maliyeciyi… Yetişmiş makinistimiz bile yoktu. Neredeyse tamamı Rum ve Ermeni idi. Kurtuluş Savaşı’nda subaylarımız bu makinistlere trenleri, zaman zaman kafalarına silah dayayarak kullandırabiliyordu.

Melih AŞIK’ın köşesinden – Milliyet Gazetesi Yazarı

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.asp…%20Asik&ver=70

Biz göreve geldiğimizde …. nutuklarını atanlar , tarihe de bir göz atmalı…

http://www.forumuz.biz/turgut-ozakman-cilgin-bir-turk-dan-cumhuriyet-oncesine-bir-bakis-t382795.html?p=56827